"Sükût Taşı'nın çıkış noktası aslında iki farklı düşünceye dayanıyor. İlki tamamen kişisel bir duyguydu. Kızımın ne kadar hızlı büyüdüğünü fark ettiğim bir dönemdi. Zaman kavramı üzerine daha fazla düşünmeye başladığımı fark ettim. Bir gün kucağımda uyuyan küçük bir çocuğun, göz açıp kapayıncaya kadar bambaşka birine dönüşmesi beni zamanın ne olduğu ve onu gerçekten nasıl algıladığımız konusunda sorgulamaya itti.
İkinci çıkış noktası ise şu soruydu; Ya insanlar karşılarına çıkan şeyi tamamen yanlış yorumluyorsa? Ya virüs sandıkları şey aslında bambaşka bir şeyse?
Bu iki düşünce zamanla birleşti. Bir yanda durduramadığımız zamanın akışı, diğer yanda anlamlandıramadığımız olaylara hemen bir isim verme eğilimimiz vardı. Sükût Taşı tam da bu noktada ortaya çıktı. Bu, insanın bilinmeyenle yüzleşme cesaretini ve zaman karşısındaki kırılganlığını anlatan bir hikâyeye dönüştü."