Puan vermedi·270 syf.····Okunma: 13 Haziran 2026 17:28 Zamanda Asılı Kalan Çocukluk: Alex Schulman’ın "17 Haziran" Romanı Üzerine Kişisel Bir Değerlendirme
Alex Schulman’ın 17 Haziran romanı, ilk sayfalarından itibaren okuyucuyu içine çeken, gizemini ve temposunu belli bir noktaya kadar çok yüksek tutan, 270 sayfalık son derece akıcı bir eser. Kitabı elime aldığım ilk anlarda, daha 40-45. sayfalardayken bile hissettiğim o saf heyecan ve hayranlıkla, vaktim olsa iki günde bitirebileceğimi düşünerek çevremdeki herkese bu kitabı büyük bir coşkuyla tavsiye etmeye başlamıştım. Bir öğretmenin, çocukluğunun geçtiği eski evinin numarasını şans eseri bulup araması ve hattın ucundaki çocuk benliğiyle konuşmaya başlaması, edebiyatta eşine az rastlanır türden, çok farklı ve sarsıcı bir merak unsuru sundu bana. Yetişkin bir adamın, küçük çocuğun ne zaman üzüleceğini, ne zaman ağlayacağını saati saatine bilip, sırf onun o derin hayal kırıklığını ve acısını bir nebze olsun dindirebilmek için zamandan önce davranıp onu araması, kitabın beni en çok sarsan ve içimi acıtan yönlerinden biriydi.
Ortak Hafızanın Nesnesi ve Çözülemeyen Kopukluk
Romanın felsefesini sırtlayan en güçlü sembollerden biri, şüphesiz ki müzede sergilenen o eski telefon ve kahramanın onu alıp ablasına göndermesidir. Bu telefon, aslında ortak bir çocukluk hafızasının, paylaşılan acıların ve belki de en çok ablasının içini kemiren o gizli suçluluk duygusunun somut bir nesneye dönüşmüş halidir. Çağdaş dünyada ablası onun normal mesajlarına veya aramalarına muhtemelen yanıt vermeyecekti; aralarında yetişkinliğin getirdiği soğuk duvarlar vardı. Ancak o geçmişe ait nesne, donmuş bir ilişkiyi çözebilen tek anahtar oluyor ve geçmişle yeniden bağlantı kurmalarını sağlıyor.
Fakat tüm bu bağ kurma çabasına rağmen, kitabı okurken temeline bir türlü inemediğim, zihnimde çözümsüz kalan çok büyük bir kopukluk vardı: Ablasıyla olan o mesafenin ve sevgisizliğin kökeni. Annesi, o kırılma noktası olan 17 Haziran gününde çocuğu orada tek başına, çaresizce çırpınırken bırakıp evi terk ettiğinde, ablası bu dehşet verici sahneye şahit oluyor. Buna rağmen hiçbir ses çıkartmıyor, annesinin dediğini harfiyen yaparak arabaya biniyor. Geri döndüğünde de aynı şekilde tamamen tepkisiz, tamamen donuk kalıyor. Annesinin o küçük çocuğa sürekli "çirkinsin" diyerek sevgisizliğini kusmasını izleyen ablanın bu teslimiyeti ve kardeşler arasındaki o aşılmaz uçurum, romandaki en büyük trajedilerden biri olarak asılı kalıyor.
Büyümek Travmayı Yok Etmez, Sadece Gizler
Bizler ne kadar "büyüdük" dersek diim; ne kadar zaman geçtiğini iddia edersek edelim, geçmişte yaşanan acılar ve küçüklükte açılan yaralar hiçbir zaman tamamen geçmiyor. Biz büyüdüğümüz için o devasa travmalar içimizde sadece biraz daha küçük kalıyor, onları yetişkin maskelerimizin arkasına gizlemeyi başarıyoruz, o kadar.
Ancak gün geliyor, bir öğretmen olarak gittiğin okulda, sıradan bir kavgayı ayırmaya çalışırken hiç beklemediğin bir çocuktan öylesine bir söz duyuyorsun ki, zaman kırılıyor. O an sınıfta bir profesyonel gibi değil, annesi tarafından aşağılanan, o savunmasız, terk edilmiş küçük çocukmuş gibi ağlamaya başlıyorsun. Karakterin o anı tam olarak hatırlayamamasının sebebi de bu: O esnada karşısında kavga eden öğrenciler veya okuldaki bir soruşturma yok; zihni onu doğrudan annesinin o ağır hakareti ettiği o karanlık güne fırlatıyor. Yetişkin bir beden, annesinin açtığı o eski yaranın kabuğu kalktığı an saniyeler içinde yine o küçük çocuğa dönüşüyor.
Doruk Noktası ve Yaşanılan Kırılma: Beklentilerin Gölgesinde Bir Final
Ne var ki, ilk sayfalarda beni o kadar içine çeken ve büyük bir merakla peşinden sürükleyen kitap, sonlarına doğru ne yazık ki bu ritmi koruyamadı. Bir süre sonra cümlelerin ve durumların sürekli kendini tekrar etmeye başladığını net bir şekilde hissettim. 17 Haziran gününün o gizemli, bir türlü çözülemeyen saat aralığı anlatılırken tempo iyice düştü, anlatı duraksadı ve nihayetinde ulaştığı sonuç bende hiçbir şekilde tatmin edici bir "Wov!" etkisi yaratmadı. Aksine, o büyük psikolojik derinliğin ardından gelen final oldukça zorlama ve sönük hissettirdi.
Sonuç olarak; kitabın başlarında büyük bir heyecanla herkese tavsiyeler yağdırırken, kapağını kapattığımda "Aa, harika bir kitap, mutlaka alıp okuyun!" diyememenin burukluğunu yaşıyorum. Olay örgüsünün son sayfalarda kendini tekrara düşürmesi ve güzel, tatmin edici bir sonuca bağlanamaması, ilk sayfalarda zirveye çıkan büyük beklentilerimi ne yazık ki karşılayamadı. 17 Haziran, hafızanın silinmezliğini çok çarpıcı hissettiren ama finaliyle okurunu hayal kırıklığına uğratan yarım kalmış bir okuma deneyimi olarak zihnimde yerini aldı.