Akhilleus'un Şarkısı, bildiğimiz o sert, kaslı ve kusursuz "yarı tanrı" imajını yıkıp, arkasındaki kırılgan insanı önümüze koyan sıcacık bir kitap.Kitabın en güzel yanı, hikayeyi Akhilleus’un değil, onun gölgesinde büyüyen sürgün prens Patroklos’un gözünden dinlemek. Bu sayede karşımızda sadece savaşan bir makine değil; müziği seven, gülen, hata yapan ve aşık olan bir Akhilleus buluyoruz.
Çelimsiz ve babasının gözünden düşmüş Patroklos, saraydan sürülür ve Akhilleus’un babasının krallığına sığınır. Burada yolları kesişir.Akhilleus, herkes ondan uzak dururken Patroklos’u seçer. Centaur Kheiron’un yanında, doğanın içinde birlikte büyürler ve aralarında derin bir bağ, bir aşk filizlenir.Troya Savaşı patlak verdiğinde, Akhilleus’un önünde iki seçenek vardır: Ya uzun ama silik bir ömür sürecek ya da Troya’da savaşıp genç yaşta ölecek ama adı ölümsüz olacaktır. Akhilleus şanı seçer.Patroklos sevgilisini korumak için onunla savaşa gider. Ancak kaderden kaçılmaz; savaşın vahşeti, Akhilleus’un kibri ve aralarındaki o büyük sevgi, onları adım adım mitolojinin en can yakıcı sonuna doğru sürükler.
Kitap antik dönemi o kadar canlı ve samimi anlatıyor ki, tarih veya mitoloji bilgisine hiç gerek kalmıyor. Kendinizi bir anda o dönemin saraylarında, kumsallarında buluyorsunuz.
Akhilleus’un tanrısal kibri ile Patroklos’un insani merhameti arasındaki denge çok iyi işlenmiş. Akhilleus’un savaştaki acımasızlığına kızarken, Patroklos’un yanındaki çocuksu haline içiniz ısınıyor.
Kitaptaki ilişki sadece romantik bir bağ değil; birbirinin ruhunu tamamlama hikayesi. Madeline Miller bunu hiç ajite etmeden, son derece zarif ve asil bir dille aktarmış.
Hikayenin sonunu (mitolojiden dolayı) bilerek okusanız bile, son 50 sayfada gözyaşlarınızı tutmak neredeyse imkansız. Kitap bittiğinde içinizde hem büyük bir hüzün hem de "iyi ki okudum" hissi kalıyor.
Kısacası; bu kitap bir savaş destanından ziyade, kaderin ve şanın gölgesinde kalmış büyük bir sadakat ve sevgi hikayesi. Kesinlikle şans vermeye değer.