·212 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Haziran 2026 15:11 Bu kitabın çıkacağı haberini aldığım ilk andan itibaren içimde tarif edemediğim bir heyecan oluştu. Henüz sayfalarını açmadan onun bana bir uğur getireceğine inandım ve “Belki de bu kitap beni kendi arafımdan çıkaracak.” diyerek okumaya başladım.
Ben kitapları yalnızca okumayı değil, yaşamayı seven bir okuyucuyum. Karakterlerin yerine kendimi koyar, onların acılarını, sevinçlerini, çaresizliklerini ve seçimlerini kendi iç dünyamda hissederim. Bu romanda da tam olarak bunu yaşadım. Zaman zaman duyguların ağırlığıyla gözlerim doldu, bazen durup uzun uzun düşündüm. Çünkü kitap, beni sadece karakterlerin dünyasına değil, kendi iç dünyamın derinliklerine de götürdü.
Yazarın kalemi son derece sade, anlaşılır ve akıcıydı. Güçlü betimlemeleri, olaylar arasındaki bağlantıları ve insan ruhunu çözümleyen anlatımı sayesinde kendimi hikâyenin içinde buldum. Bir insanın bedeninin bir yere ait olup ruhunun bambaşka bir yerde yaşaması ne kadar büyük bir yalnızlık ve çaresizliktir… Bu duygu, kitabın sayfaları boyunca beni derinden etkiledi.
Roman boyunca şu sorular zihnimde yankılandı: İnsan kaderini yaşadığı coğrafya mı belirler, büyüdüğü aile mi, yoksa karşılaştığı hayat şartları mı? Bir babanın sevgisini ifade edememesi, bir evladın bu eksiklikle büyümesi, insanın kendi benliğini bulmaya çalışırken bir cenderenin içinde kalması çok etkileyici bir şekilde işlenmişti.
Aşkın sadece sözlerle değil, bazen bir şarkının satırlarında anlatılması ise bana doksanlı yılların o derin duygusunu hatırlattı. Sevmek mi daha değerliydi, sevilmek mi? Bir kalbe iki sevda sığabilir miydi? Hangisi gerçek sevgi, hangisi tutkuydu? Kitap, bu soruların kesin cevaplarını vermek yerine insanı düşünmeye davet ediyordu.
Ve benim için kitabın en unutulmaz noktası Hakan Günday alıntıları olan “Az” kelimesiydi.
Az… Sadece iki harften oluşan bir kelime ama içinde kocaman bir okyanus taşıyordu. Alfabenin ilk harfi A ile son harfi Z arasında bir yol gibiydi. Varla yok arasındaki ince çizgiyi, eksik kalmayı ve arada kalmışlığı anlatıyordu.
“Az, her şeyin kıyısında kalmak demekti. Az, hep yarım olmak demekti. Ne tam olmak ne de tamamen kaybolmak demekti.”En çok etkilendiğim satırlardı bunlar.
Bu satırları okurken çok duygulandım. Bazen ağladım, bazen uzun uzun düşündüm. Çünkü bu hikâyenin içinde kayboldum; karakterlerin acılarını, kararsızlıklarını ve yalnızlıklarını kendi yüreğimde hissettim. O an anladım ki bazı duyguları yaşayan yalnızca biz değiliz; bu dünyada aynı çıkmazlardan geçen birçok insan var. Ancak insan, ne kadar arafta kalırsa kalsın, bir gün kendi yolunu bulmayı da öğrenmelidir.
Bu kitap benim için yalnızca okuduğum bir roman olmadı; kendimi sorguladığım, hayatı ve insan ilişkilerini yeniden düşündüğüm bir yolculuğa dönüştü. Yıllarca kendimi sorgulamaktan kaçtığım sorularıma cevap veremediğim ve kitap sayesinde sorularıma cevap verebildiğim bir kitap oldu.Bu nedenle yazara yürekten teşekkür ediyorum. Kalemine, emeğine ve yüreğine sağlık.
Bazı kitaplar okunur ve biter, bazı kitaplar ise insanın içinde yaşamaya devam eder. Bu kitap, benim içimde yaşamaya devam edecek olanlardan biri oldu.