Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınız an bitmez, içinizde sessizce yaşamaya devam eder… Gece Yarısı Kütüphanesi benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
Gece yarısı, yaşam ile ölüm arasında kurulmuş sonsuz bir kütüphane düşünün… Raflarda ise yaşamadığınız hayatlar; verdiğiniz ya da vermediğiniz kararların başka ihtimalleri. “Keşke” dediğiniz her şeyin farklı bir sonuca dönüştüğü, başka bir benliğinizin yaşadığı hayatlar… Nora’nın hikâyesi aslında biraz hepimizin hikâyesi. Çünkü kim hayatının bir noktasında “Ya o gün farklı bir karar verseydim?”, “Ya başka bir şehirde yaşasaydım?”, “Ya o insanı bırakmasaydım?” diye düşünmedi ki?
Kitap boyunca Nora, pişmanlıklarının peşinden farklı hayatlara giriyor; bazen çok başarılı, bazen çok yalnız, bazen çok sevilen ama yine de eksik kalan bir “kendisiyle” karşılaşıyor. Dışarıdan kusursuz görünen hayatların bile insanın içindeki boşluğu dolduramayacağını görmek beni en çok etkileyen şeylerden biri oldu. Çünkü bazen istediğimiz hayatın içinde bile bambaşka eksiklikler olabiliyor.
Bence bu kitap yalnızca bir kurgu değil; insanın kendi içine tuttuğu bir ayna. Pişmanlıklarımızın bizi nasıl tüketebileceğini, ama aynı zamanda yaşamanın bazen sadece “mükemmel olmak” değil, devam etmeyi seçmek olduğunu anlatıyor. Bir yerde çok derinden şunu hissettirdi bana: Belki de hayat, eksikleriyle ve kırıklarıyla bile bize ait olduğu için güzel.
Bitirdiğimde içimde garip bir sessizlik bıraktı. Sanki uzun zamandır kendime sormadığım soruları tekrar sormuş oldum. Eğer hayat seçimleri, insan psikolojisi, pişmanlıklar, alternatif hayatlar ve biraz da kalbe dokunan kitapları seviyorsanız bence mutlaka okuyun. Bazı kitaplar size hikâye anlatır, bazılarıysa sizi kendinizle tanıştırır… Bu kitap ikinci gruptaydı benim için.
Matt HaigGece Yarısı Kütüphanesi