·648 syf.····Okunma: 18 Haziran 2026 01:01 Osmanlı tarihinin en çok tartışılan, kutuplaşmış ideolojilerin gölgesinde ya tamamen yerilen ya da kusursuzlaştırılan figürü II. Abdülhamid’i anlamak, her şeyden önce onun üzerindeki tarihi kalın perdeleri kaldırıp insani yönüyle yüzleşmeyi gerektirir. François Georgeon’un kaleme aldığı Sultan Abdülhamid biyografisi, nesnel yaklaşımıyla buna harika bir zemin hazırlıyor. Ancak bu eseri, satır aralarında kaybolarak, altını çizdiğimiz can alıcı vurgular ve hissettiğimiz derin empati üzerinden okuduğumuzda, karşımıza ideolojik kalıpların çok ötesinde; yalnızlık, hüzün, büyük idealler ve coğrafyanın getirdiği amansız bir çaresizlikle yoğrulmuş trajik bir lider portresi çıkıyor.
Abdülhamid’in saltanat yıllarındaki o meşhur "şüpheci" ve "merkeziyetçi" yönetim tarzının köklerini anlamak için, Georgeon’un da altını çizdiği gibi, onun travmatik gençlik yıllarına inmek gerekir. Daha tahta çıkmadan önce etrafı şüphe duvarlarıyla örülmüş bu şehzade, kendi gençliğini "Gençliğinde 'saltanat için bir gün tehlikeli olabilirim korkusuyla beni dünyadan ayırdıkları, hiçbir şey öğrenmeme müsaade etmedikleri için ne kadar bedbaht'..." sözleriyle özetler. Eğitim hakkı bile elinden kısmen alınarak soyutlanan bu bedbaht şehzade, tarihin bir cilvesi ve ardı ardına gelen diplomatik krizler neticesinde bir anda kendini uçsuz bucaksız bir imparatorluğun başında bulur. O, tahtı büyük hırslarla ele geçiren bir fatihten ziyade, imparatorluğun en büyük yapısal krizlerinin tam ortasına fırlatılmış talihsiz bir hükümdardır.
Bu devasa devlet yükünün ve sert siyasi manevraların arkasında ise, resmi tarih anlatılarının genellikle ıskaladığı, sevgiye aç bir iç dünya gizlidir. Hatıratında geçen "Aile hayatım da kalbimin yumuşak olduğunu, sevgiye muhtaç olduğunu gösterir" ifadesi, sarayın soğuk koridorlarında aslında nasıl bir insani sıcaklık ve sığınak aradığının en naif kanıtıdır.
Fakat bu yumuşak kalbe ve yalnızlığa rağmen, amansız bir devlet aklıyla hareket etmek zorundadır. Dağılmakta olan bir devleti bir arada tutabilmek adına Aşiret Mektebi ve doğrudan kendi adını verdiği "Hamidiye" Kürt süvari alayları gibi projelere gönülden bağlanması, onun çevre unsurları merkeze bağlama ve sadakat üretme konusundaki yönetimsel dehasını gösterir. O, imparatorluğu ayakta tutabilmek için her cephede sosyolojik ve askeri bir entegrasyon savaşı vermektedir.
Sultan Abdülhamid’in ve aslında koca bir imparatorluğun gerçek trajedisi ise ne yönetim zaaflarında ne de yenilik karşıtlığında gizlidir; onun asıl trajedisi bizzat coğrafyanın ta kendisidir. Kitabın en sarsıcı bölümlerinden birinde sultanın şu derin siteminin altını çizeriz: "Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa Japonların o kadar methedilen terakkilerini biz de yapabilirdik... Maalesef biz, tam Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz."
Bu satırlar, bizim Abdülhamid algımızın da merkezini oluşturur: O, ilerlemeye düşman bir padişah değildi. Japonya (Meiji dönemi) batılı sömürgecilerden uzakta, kendi adasında sakin bir sulh dönemi bulup modernleşebilirken; Osmanlı, "sırtlanların geçiş yolunda" sürekli bir savunma savaşı, iç isyanlar ve dış müdahalelerle boğuşmak zorunda kalmıştır.
Sonuç olarak François Georgeon’un bu eseri, bize ne bir aziz ne de bir zalim sunuyor. Bizim okumamızla Sultan Abdülhamid; çocukluğunda sevgiden mahrum bırakılmış hüzünlü bir şehzade, devleti modernize etmek ve elde tutmak için çırpınan gerçekçi bir stratejist ve en nihayetinde, ülkesine ihtiyaç duyduğu o on yıllık huzur dönemini bir türlü verememiş, zamanla yarışan ve coğrafyanın ağırlığı altında ezilmiş trajik bir liderdir.