Ölümle yaşam arasındaki o birkaç saniyede zihnin bize ne gösterdiğini gerçekten biliyor muyuz?
Gece Yarısı Kütüphanesi, tam da bu sorunun içinde dolaşan bir roman. Nora Seed, yaşamına son vermeye karar verdiği anda kendini sonsuz raflarla dolu bir kütüphanede buluyor. Ama burası sıradan bir yer değil; her kitap, yaşanabilecek başka bir hayatın kapısını açıyor.
Başka seçimler yapılmış, başka yollar seçilmiş, başka bir “Nora” yaratılmış hayatlar…
Bir evrende ünlü bir müzisyen.
Bir diğerinde olimpiyat şampiyonu.
Başka bir yerde kutuplarda çalışan bir bilim insanı.
Matt Haig burada yalnızca ölüme yakın deneyim fikrini anlatmıyor. Asıl yaptığı şey, insanın zihnindeki “ya öyle olsaydı?” boşluğunu görünür hale getirmek. Çünkü insan bazen yaşadığı hayattan çok, yaşayamadığı hayatların yasını tutuyor.
Kitap boyunca Nora, ölümle yaşam arasındaki bu belirsiz bölgede farklı olasılıkları deneyimlerken şunu fark ediyor: Kusursuz görünen hayatların bile görünmeyen çatlakları var. Mutluluk başka bir evrende saklanan bir ödül değil; çoğu zaman insanın kendi gerçekliğine ne kadar yabancılaştığıyla ilgili.
Romanın en etkileyici tarafı, ölüm fikrini korkutucu olmaktan çıkarıp varoluşsal bir sorgulamaya dönüştürmesi oldu benim için. Özellikle “pişmanlık” temasını öyle güçlü işliyor ki kitap bittikten sonra insan kendi hayatına ve yaptığı seçimlere farklı bir açıdan bakmaya başlıyor.
Belki de en ağır soru şu:
Gerçekten daha iyi bir hayat mı istiyoruz, yoksa sadece başka bir ihtimali mi merak ediyoruz? Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig