Puan vermedi·304 syf.····Okunma: 20 Haziran 2026 11:40 Matt Haig kalemiyle ne zaman buluşsam, kendimi bir yazarla değil de ruhumu benden daha iyi tanıyan bir dostla dertleşiyormuş gibi hissediyorum. Onun o felsefi dokunuşları, hayatın karmaşasını basite indirgeyen dili bu yeni kitabında da beni büyülemeyi başardı yine..Sayfalar o kadar akıcı, o kadar sürükleyiciydi ki zaman adeta raylarda kayıp giden bir tren gibi aktı. Kitabı bitirdiğimde heybeme kalan en can yakıcı gerçek şu oldu: Çoğu zaman içimizdeki acıları ve kırgınlıkları bastırmak için çılgın bir hırsla başarı basamaklarını tırmanmaya çalışıyoruz. Hep daha fazlasına sahip olmak isterken, aslında elimizdekilerin kıymetini ne kadar ıskaladığımızı fark edemiyoruz. İşte tam bu noktada, aklıma şu cümle geliyor.
“İnsan, avucunun içindeki saklı mutluluğu görmeyi reddedip gözünü ufkuna diktiğinde, elindekini de rüzgara feda ediyor."
Kitabı kısaca bahsedeceğim; 81 yaşındaki bir kitapçı zinciri sahibi olan Wilbur Budd’ın hikayesiyle götürüyor. Ömrünün neredeyse tamamını işine, hırslarına adamış ve bu uğurda hayatının en büyük aşkı Maggie'yi bile ihmal etmiş bir adam Wilbur. Tam ölümün eşiğindeyken, onun için bir son değil, aslında geçmişine doğru giden büyüleyici bir tren yolculuğu başlıyor. Kitap boyunca Wilbur ile birlikte o vagona biniyor, onun hayatının en parlak ve en karanlık duraklarına uğruyoruz. Her durakta Wilbur’un karanlığı,seçimleri..Tek bir katı kural var Geçmişteki halinle asla konuşmamak. Matt Haig o bildiğimiz su gibi akan, samimi ve duru diliyle bizi pişmanlıkların, kaçırılan trenlerin ve ikinci şansların peşinde muazzam bir yolculuğa çıkarıyor. Keşke benimde böyle bir şansım olsa ben acaba hangi durakta durmak ister,zamanı durdurmak isterdim. Okurken düşündürüyor. Kitabın asıl gücü ise fantastik zemininden ziyade, karakterlerin iç dünyasındaki o ağır psikolojik tahlillerde saklı. Wilbur, modern dünyanın "başarıya tapma" hastalığının en somut örneği. İçindeki boşluğu, yalnızlığı ve hayal kırıklıklarını daha çok büyüyerek, daha çok şube açarak bastırmaya çalışıyor. Psikolojik olarak tam bir kaçış mekanizması bu. İşkolik kelimesine sığınmak adına kaçışı. O hırs dağının tepesine çıktığında ise geriye dönüp baktığında elinde sadece koca bir yalnızlıkla başbaşa kalıyor günün sonunda. Tren yolculuğundaki rehberi Agnes ise onun çocukluğundan gelen o güvenli, şefkatli limanı temsil ediyor; Wilbur’a ne yapacağını söylemiyor, sadece kendi hayatının aynasını eline tutuşturuyor. Agnes’in varlığının nedenini çözemedim tam ama. Maggie ile olan o Venedik’teki balayı sahnesi ise insanın mutluluğu uzaklarda değil, aslında tam da o anın içinde nasıl ıskaladığının psikolojik bir kanıtı gibi.
Şimdi kitabı bitirmiş bir okur olarak kendime ve sizlere sormadan edemiyorum: Hangisi daha büyük bir yük? Geçmişteki pişmanlıkları silmek için o eski rayları yeniden döşemeye çalışıp geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceğin belirsizliğinden korkup sürekli ileriyi görmeyi arzulamak mı? Matt Haig bize ne geçmişin hatıralarına ne de geleceğin hayallerine sığınmamamız gerektiğini; asıl mucizenin şu an içinde bulunduğumuz vagonun, yani bugünün tadını çıkarmak olduğunu fısıldıyor. Peki ya siz? O trene binseydiniz, kuralı çiğneme pahasına geçmişteki kendinizle konuşur muydunuz, yoksa sadece o anı izlemekle mi yetinirdiniz? Keyifli okumalar şimdiden. Sorularla başbaşa bırakayım.