Erich Fromm okumaya başlamak isteyen biri için Sevme Sanatı ve Yaşamı Hâlâ Seviyor Muyuz? bence en doğru başlangıç kitaplarından ikisidir. Çünkü bu iki eser, Fromm'un insana, topluma ve yaşama nasıl baktığını anlamak için önemli birer kapı aralıyor.
Erich Fromm'un Yaşamı Hâlâ Seviyor Muyuz? kitabı; çeşitli röportajlardan, makalelerden, konferanslardan ve farklı eserlerinden alınan bölümlerden oluşuyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen bu metinler, ortak bir sorunun etrafında birleşiyor.
Erich Fromm yalnızca bir psikolog değildir. Aynı zamanda güçlü bir sosyologdur. Belki de bu yüzden insanı hiçbir zaman toplumdan kopuk ele almaz. Çünkü insanı anlamanın yolu yalnızca bireyin iç dünyasına bakmaktan geçmez; onu şekillendiren toplumsal koşulları da anlamaktan geçer.
Fromm'un en çok hoşuma giden yönlerinden biri de budur. O, toplumu bireyin karşısına koymaz. Tam tersine, insan ile toplumun birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Çünkü insansız toplum olmaz, toplumsuz insan da olmaz. İnsan sosyal bir varlıktır. Bir yere ait olmaya, başka insanlarla ilişki kurmaya ihtiyaç duyar. Bu yüzden birey ve toplum aslında aynı bütünün iki parçasıdır.
Fromm da hem psikolog hem sosyolog kimliğiyle bu ilişkiyi çok başarılı bir şekilde analiz eder. Bir yandan toplumun insan üzerindeki etkilerini incelerken, diğer yandan insanın toplumu nasıl şekillendirdiğini gösterir. Çünkü toplum dediğimiz şey de sonuçta insanlardan oluşur. Toplumun ilerlemesi de gerilemesi de insanın elindedir.
Yaşamı Hâlâ Seviyor Muyuz? kitabında beni en çok etkileyen kavramlardan biri "canlılık" kavramı oldu. Bugün canlılık denildiğinde çoğumuzun aklına hareketli olmak, sürekli bir şeylerle uğraşmak, yoğun olmak ya da üretmek geliyor. Oysa Fromm'un sözünü ettiği canlılık çok farklı bir şeydir. Canlılık; insanın kendi ruhuyla, duygularıyla, düşünceleriyle ve özüyle kurduğu bağdır. Sürekli meşgul olmak, durmadan koşturmak canlı/aktif olmak demek değildir.
Canlılık insanın iç dünyasında başlar. İnsan kendi varlığıyla temas kurabiliyorsa, hissedebiliyorsa, düşünebiliyorsa ve yaşama karşı duyarlılığını koruyabiliyorsa canlıdır.
Bugün kötülükleri, savaşları, insanların çektiği acıları görüp şahit oluyoruz. Fakat çoğu zaman bunları gerçekten hissetmiyoruz. Seyrediyoruz ama etkilenmiyoruz. Bir süre sonra her şey sıradanlaşıyor; kanıksayıp unutuyoruz ve en kötüsü de alışıyoruz, yani canlılığımızı yitiriyoruz. Şaşırmayı, tepki vermeyi unuttuk. Kanıksamayı öğrendik. Fromm'un sözünü ettiği cansızlaşma tam olarak budur.
Yaşama karşı kayıtsızlaştıkça sevgiyi de kaybediyoruz. Sevgiyi kaybettikçe insanı, doğayı ve sonunda kendimizi tüketiyoruz. Bugün dünyanın yaşadığı yıkımın temelinde de bu yaşam sevgisinin eksikliği yattığını Fromm üstüne basarak dile getirmiştir.
Erich Fromm'un yıllar önce gördüğü tehlikelerin büyük bir kısmı bugün daha görünür hale gelmiş durumda. Nazizmi yalnızca siyasi bir olay olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki bir çöküş olarak değerlendirmiş ve öngörmüştü. İnsanların özgürlükten kaçışını, otoriteye sığınma eğilimini ve bireyselliğin kayboluşunu çok erken fark etmişti.
Bugün etrafımıza baktığımızda onun kaygılarının ne kadar haklı olduğunu görebiliyoruz. Canlılığını ve yaşam sevincini kaybetmiş, robotlaşmış, duygularını bastırmış, her şeye kayıtsız kalmış insanlar görmekteyiz.
Güçlü devletlerin zayıf devletleri ezmeye çalışmasına şahit oluyoruz. Güçlü insanların güçsüz insanları ezdiğini görüyoruz ve artık bireyde gördüğümüz şeyleri toplumlarda da görüyoruz. Bu yüzden insan ile toplum aslında birbirinin aynasıdır.
Meşguliyeti güçsüzlüğümüzü saklamanın maskesi olarak görmüştür Fromm. Nasıl insanlar güçsüzlüklerini farklı yollarla saklamaya çalışıyorsa, toplumlar da bunu savaşlar çıkartarak yapmaktadır.
Kitabın en etkileyici yanlarından biri de yalnızca psikolojiyle sınırlı kalmamasıdır. Çocukluk ilişkilerinden ebeveyn tutumlarına, ekonomik sistemlerden toplumsal yapılara kadar çok geniş bir alana temas eder. İnce hacimli bir kitap olmasına rağmen bilgi yoğunluğu oldukça yüksektir. Bazı sayfalarda yalnızca bir cümle bile insanı günlerce düşündürebiliyor. Çünkü Fromm cevap vermekten çok soru sorduruyor. Ve bazen doğru sorular, cevaplardan daha değerlidir.
Kitap boyunca üzerinde durduğu bir başka mesele de modern insanın giderek kendisine yabancılaşmasıdır. Sanayi toplumu geliştikçe ve teknoloji ilerledikçe hayat kolaylaştı. Fakat aynı zamanda insan kendisinden uzaklaşmaya başladı. Betonların arasında yaşıyoruz. Ekranlara bakıyoruz. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Ama kendimize ulaşamıyoruz.
Yüzyıllar önce insanlar putlara tapıyordu. Bugün ise tapılan şeyler değişti. Para, statü, tüketim, başarı, görünür olmak, daha fazlasına sahip olmak... Aslında şekiller ve isimler değişti; günümüzün putları artık taş ve tahtadan değil; kredi kartlarından, telefon ekranlarından, markalardan ve statü sembollerinden oluşuyor. Modern toplum bize: "Sürekli aktif ol. Sürekli üret. Sürekli meşgul ol. Durma. Düşünme. Yavaşlama." propagandası yapıyor.
Bugün aktivite ile meşguliyet birbirine karışmış durumda. Çalışıyorsak değerli, üretiyorsak başarılı sayılıyoruz. Sessizlik ise çoğu zaman tembellik olarak görülüyor. Fakat gerçekten boş kaldığımızda ne yapıyoruz? Telefonumuza bakıyoruz. Sosyal medyada dolaşıyoruz. Alışveriş sitelerinde geziyoruz. Bir şeyler izliyoruz. Bir şeyler dinliyoruz. Bir şeyler tüketiyoruz. Sürekli bir şeylerle meşgulüz.
Artık sessizliğe, kendi iç sesimizle baş başa kalmaya alışkın değiliz. Belki de en çok bundan korkuyoruz. Çünkü sessizlikte karşımıza çıkan kişi kendimiz oluyor. Modern insanın bir başka çelişkisi de özgür olduğunu sanmasıdır. Sanayi Devrimi sonrasında insanın özgürleştiği söylenir. Oysa bunun tam tersi olduğu alanen açıktır. Nikos Kazancakis'in Zorba romanındaki söz burada aklıma geliyor:
"Senden biraz daha özgürüm; çünkü benim zincirlerim daha uzun."
Belki de bugün hepimiz böyleyiz. Kimimizin zincirleri kısa, kimimizin uzun. Ama çoğumuz zincirlerimizin farkında bile değiliz. Tüketim kültürü de bu zincirlerin önemli bir parçası. Çalışıyoruz. Zamanımızı ve emeğimizi satıyoruz. Karşılığında para kazanıyoruz ama sonra o parayı harcamamız için sürekli teşvik ediliyoruz.
Reklamlar, ekranlar, billboardlar ve sosyal medya bize sürekli aynı şeyi söylüyor: "Daha fazlasına sahip ol." "Daha fazlasını satın al." "Daha mutlu olacaksın."
Fakat sahip oldukça ihtiyaçlarımız azalmak yerine çoğalıyor. Bir süre sonra sahip olduklarımızın sahibi değil, onların kölesi haline geliyoruz. Belki de çağımızın en büyük yanılsaması burada yatıyor. Özgür irademizin olduğunu sanıyoruz. Oysa çoğu zaman sadece yönlendiriliyoruz. Dikkatimiz sürekli başka yönlere çekiliyor. Düşünmeye, odaklanmaya ve kendi hayatımıza dışarıdan bakmaya fırsat bulamıyoruz. Eskiden kölelerin bir efendisi vardı. Bugün ise sayısız efendimiz var. Borçlarımız, kredi kartlarımız, işimiz, trafik, telefonlarımız, ekranlarımız, alışkanlıklarımız, toplumun beklentileri, tüketme arzularımız... Hepsi görünmez zincirler gibi hayatımıza bağlanmış durumda. Yansımalar ve yanılsamalar dünyasında yaşıyoruz.
Bu yüzden günümüzde çoğu farkındalık sahibi insan yeniden sosyalleşebilecekleri alanlar arıyor. Kitap kulüpleri, yürüyüş grupları, doğa etkinlikleri ve benzeri oluşumların çoğalmasını da biraz buna bağlıyorum. İnsan yalnızlaştıkça başka insanlara ihtiyaç duyuyor. Çünkü insanın insana ihtiyacı vardır. Belki de bugün birçok insanın doğaya yönelmesinin sebebi de budur. Betonun içinde kaybettiği canlılığı ağaçlarda, kuş seslerinde ve gökyüzünde yeniden bulmaya çalışıyor. İnsan hâlâ canlı kalabilmek için mücadele ediyor. Belki de sevdiğimiz insanlarla bir araya gelmemiz, kitaplar üzerine konuşmamız ve düşüncelerimizi paylaşmamız bile içimizde canlı kalmaya direnen bir parçanın var olduğunu gösteriyor.
Fromm'un eserlerinde sık sık karşılaştığımız bir başka konu ise durabilmek meselesidir. Hiçbir şey yapmadan durabilmek. İlk bakışta kolay gibi görünür. Ama gerçekten öyle midir? Denediğimizde bunun ne kadar zor olduğunu fark ediyoruz. Birkaç dakika boyunca bile hiçbir şey yapmadan oturmakta zorlanıyoruz. Hemen telefonumuza uzanıyoruz. Bir şeyler okumak, izlemek istiyoruz. Bir şeylerle meşgul olmak istiyoruz. Çünkü sessizlikten ve kendimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz. Oysa insanın kendisini tanıması biraz da o sessizlikte başlar.
Bu noktada Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik eserindeki düşünceleri aklıma geliyor. Aristoteles mutluluğun bir araç değil, bir amaç olduğunu söyler. Mutluluğa ulaşmanın yolu ise erdemden, ahlaktan ve insanın kendisini inşa etmesinden geçer. Fromm'un düşünceleri de beni aynı noktaya götürdü. İnsan önce kendisini inşa etmelidir. Kendisini tanımalıdır. Kendisini sevmeyi öğrenmelidir. Çünkü kendisini sevmeyen bir insanın başka hiçbir şeyi sevmesi de mümkün değildir.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu maddi değil, anlam yoksulluğudur.
Kitabın sonunda bende kalan en önemli düşüncelerden biri şu oldu: İnsan canlılığını kaybettikçe özgürlüğünü de kaybediyor. Canlılığını kaybettikçe otoriteye daha fazla ihtiyaç duyuyor. Kendi kararlarını vermek yerine başkalarının karar vermesini istiyor. Sorgulamaktan vazgeçiyor. Ve farkında olmadan boyun eğmeye başlıyor. Belki de Fromm'un bütün eserlerinde anlatmaya çalıştığı temel mesele budur: İnsan ancak canlı kaldığı sürece özgür kalabilir. Yaşamı sevebildiği sürece insan kalabilir.
Yaşamı gerçekten seviyor muyuz? Yoksa günleri tüketip ölüme doğru yürürken yaşadığımızı mı sanıyoruz? Belki de önce bunu cevaplamamız gerekiyor.
Bursa Dostlar Kitap Kulübü 'nün 3.sezon 10. Kitabı ve sezon kapanış kitabıydı.. Sorgulayarak ve kendi içimizde cevaplarını bulma arayışıyla okuduk.. Kitap bizler için birer ayna oldu..