Zadie Smith’in NW Londra (NW) romanını okumak, benim için düzenli, steril ve haritası çizilmiş bir şehrin caddelerinde yürümek değil; Londra’nın o arka sokaklarında, kimliklerin, dillerin ve kültürlerin birbirine çarparak kıvılcımlar çıkardığı o devasa kaosun tam ortasına fırlatılmak gibiydi. Smith, o modern, ritmik ve adeta caz müziğini andıran deneysel kalemiyle beni öyle tekinsiz ve bir o kadar da canlı bir dünyanın içine çekti ki, sayfaları çevirirken metnin değil, doğrudan o caddelerin nabzını tutuyormuşum gibi hissettim.
Bu kitap benim gözümde, sadece Londra’nın "NW" (Kuzeybatı) posta kodunda geçen bir mahalle hikâyesi değil; modern insanın o bitmek bilmeyen sınıf atlama çabasının, aidiyet krizinin ve geçmişinden kaçmaya çalışırken kendi köklerine takılıp düşmesinin sarsıcı bir panoraması. Çocuklukları aynı yoksul mahallede geçen ama büyüdükçe hayatın onları bambaşka sınıflara, bambaşka maskelere savurduğu Leah, Natalie, Felix ve Nathan üzerinden, Zadie Smith aslında hepimizin o ortak trajedisini anlatıyor: Ne kadar uzağa gidersen git, büyüdüğün o sokaklar zihninin bir köşesinde hep seninle gelir.
Yazarın o çok sesli, sinematografik ve dilin sınırlarını zorlayan deneysel üslubu beni en çok büyüleyen şey oldu. O, düz bir anlatıyı reddediyor; kısa mesajlar, tabelalar, bilinç akışları ve sokak jargonlarıyla öyle dinamik bir metin inşa ediyor ki, okurken kendinizi bir metropole sıkışmış, nefes nefese bir koşunun ortasında buluyorsunuz. Smith, karakterlerinin iç dünyasındaki o çelişkileri, o "her yere ait olup hiçbir yere ait olamama" sancısını anlatırken asla yargılayıcı bir dil kullanmıyor; aksine, o modern şehrin acımasız dişlileri arasında sıkışan insanlığımızı tüm çıplaklığıyla önümüze koyuyor.
NW Londra’yı bitirdiğimde, içimde hem o çok kültürlü, kalabalık ve gürültülü dünyanın bıraktığı o tatlı sersemlik hem de kimlik dediğimiz şeyin aslında ne kadar kaygan bir zemin olduğuna dair derin bir tefekkür kaldı. Bu kitap bana şunu bir kez daha gösterdi: Gerçek edebiyat, bize sınırları çizilmiş konforlu dünyalar sunan değil, o sınırların ne kadar yapay olduğunu yüzümüze vuran, sokağın o kirli ama gerçek sesini odaya dolduran edebiyattır. İşte Zadie Smith, o metropolün gürültüsü içinden insanın o en saf, en yalnız çığlığını çekip çıkaran o dâhi ve modern gözlemcinin ta kendisi.