Temposu yer yer
durağan, yer yer oldukça akıcı ilerleyen
bir roman. Buna rağmen beni sarıp sarmaladı. En çok
etkilendiğim nokta, Yusuf'un babasına
karşı taşıdığı öfkenin zamanla değismesi
ve yerini anlamaya bırakmasıydı. Roman
boyunca baba-ogul arasındaki
kırgınlıkların, geçmiste yaşananların ve
insanların birbirlerini bazen ne kadar
geç anlayabildiginin işlendigini
düsündüm.
Bir oğul, yıllardır görmediği babasının cenazesine gitmek için yola çıkar. Yanında babasının ona bıraktığı tek miras: bir bağlama. Yol boyunca geçmişle, suskunlukla, Anadolu’nun tozlu yollarıyla ve baba-oğul arasındaki o çözülmemiş düğümle hesaplaşır.
Kitapta çok az konuşma var ama her suskunluk bir hikâye anlatıyor. Baba-oğul ilişkisi, söylenmeyenler üzerinden kurulmuş.
Kasabalar, kahveler, türküler, otobüs yolculukları... Taşra melankolisini iliklerine kadar hissediyorsun.
Sadece bir enstrüman değil. Yas, miras, iletişim kuramamanın sembolü. Teller koptukça geçmiş de açılıyor.
Kemal Varol’un sade, şiirsel üslubu. Cümleler kısa ama vurucu. Okurken durup düşünüyorsun.