·520 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Haziran 2026 18:33 18. yüzyıl sonları Boston kırsalında geçiyordu öykümüz. Erkek hegomonyası altındaki toplumda, yasalar önünde bile, kadın hakları düşüncesinin kabul edilmediği yıllardı. Şöyle ki, bir kadın, yaşı, işi statüsü (Yok ama, neyse) ne olursa olsun, yanında kocası, babası ya da erkek kardeşi olmadan, dava konusu olayın kilit şahidi de olsa, mahkemede tanıklık edemiyordu. Tanıklık etse de, çoğu durumda erkek yargıçlar tarafından takdir hakkı hemcinslerinin lehine kullanıldığı için, kadınların olmayan hakları da yeniyordu, okuduğumuz öyküden anladığımız üzere.
Hallowell kasabası halkı, kasabadan geçen Kennebec Nehri’nin sularını baharın ortasına kadar donduran, oldukça sert kış şartlarına uyum saglamışlardı. Ellili yaşlarının ortalarındaki Martha Ballard ve kocası Ephraim Ballard, çocukları ile birlikte, kasabanın değirmeninde yaşıyorlardı. Ephraim, değirmen işleri ve toprak ölçümleriyle ilgilenirken, Martha ise yaklaşık otuz yıldır kasabanın ebesi ve bir çeşit adli tıp uzmanı olarak görev yapıyordu. Bu nedenle de kasabanın önemli kadınlarından birisiydi kendisi.
Kışın sertliğini hissettirmeye başladığı günlerin birinde, yeni yeni donmaya başlayan nehirde bulunan bir cesetle başladı olaylarımız. Bu doğal bir ölüm değildi elbet. Kasabada bir süre önce işlendiği dilden dile dolaşan bir suçun faillerinden birine aitti bu ceset. Ve böylece başlayan olaylar silsilesi ile, Martha Ballard’ın öyküsü ön planda olmak üzere, kasaba halkının sosyal yaşamı, kadın – erkek ilişkileri, aşk, evlilik ve aile hayatları anlatılıyordu kitapta. Kadınların ikinci sınıf muamele gördükleri bir toplumda, kocası tarafından okuma yazma öğretilen, sevilip kollanan ve o devirdeki anlayışın tersine kadının eşiyle her konuda denk kabul edildiği, dürüstlük ve aşk temelinde acı tatlı geçen otuz yıllık bir evlilikti onlarınki. Bu evlilikten, üçü zamansız ölen dokuz çocukları olan Ballard ailesinin mücadelesi oldukça güzel işlenmişti kitapta. Hepsi kendine has özellikleriyle yaşam mücadelesi veren bu çocuklar, saygı, adalet ve cesaretleriyle biliniyordu. Ballard ailesinin genel özellikleri bunlar olduğu için de, kasaba halkı tarafından güven ve saygı duyulan bir aileydi onlar. Öykünün içinde, bir kaç farklı genç kadının yaşadıklarından da yola çıkılarak, adaletsizliğin, acımasızlığın, ayrımcılığın ve kadına şiddetin acı sonuçlarının yer aldığı kasaba yaşamı rutininin yanısıra, kitabın ilk sayfalarında yer alan cinayetin ilmek ilmek, yavaş tempoda çözülüşünü okuduk özetle.
Suç bireysel işlense de, failler gücünü toplumsal düzenden alabilir miydi?
Buna benzer sorular ve adalet üzerine düşünmemi sagladı kitaptaki bazı olaylar. Ki bu da hoşuma gitti. Özellikle sona doğru temposunun biraz artması ve mistik ya da fantastik sayılabilecek öğelerin, olay örgüsüne eklenmesini de begendim. Kitapta en sevdiğim karakterler de, Martha, Ephraim, Barnabas, Brutus, Fırtına ve yırtıcı kuşumuz oldu.
Tanıtımlarından edindigim izlenim nedeniyle, polisiye agırlıklı bir kitap okumayı bekliyordum. Fakat, polisiye yönü, beklediğim kadar baskın değildi. Bu durum beni rahatsız etti mi peki? Tabii ki hayır. Çünkü, gecmişten günümüze her devirde yaşanan ve yaşanabilecek olayları ile her şeye rağmen adalet için savaşan güçlü bir kadının öyküsünü okumak çok hoşuma gitti. Cinayetle ilgili kısım biraz ters köşeydi ama, bana asıl ters köşeyi, yazarın sonsözünde okuduklarım yaptı. Çetin doğa koşullarında yaşayan halkın, toplumun esnemeyen düzeninin içinde verdiği var olma mücadelesini, kadına yaşatılabilecek her tür şiddet ve haksızlığı, dozunda bir tempoyla, güzel bir olay örgüsü ile başarılı bir şekilde anlatmıştı yazarımız. Sade dili sayesinde akıcı bir şekilde, severek okuduğum bir kitap oldu kısacası. Bu nedenle de, tarihi, dramatik ve hafif doz polisiye türünde, mücadeleci güçlü kadın ve aile temalı kitaplardan hoşlanan 18 yaş üstü okurlara kitabı tavsiye ediyor, keyifli okumalar diliyorum herkese.
Kitaplarla kalın.
(alıntı)
“Koku ve hafıza birbirine bağlıdır. Hiçbir şey gecmişi koku kadar canlandıramaz.”
“Kelimeler bir armağan olabilir ama sessizlik de öyledir.”