·448 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Haziran 2026 23:59 Farklı coğrafyaların edebiyatını okumak, o coğrafyalar hakkında ne kadar çok şey öğretiyor insana. Yalnızca anlatılan hikâyeler değil; karakterlerin sokakta yürürken düşündükleri, yemek yerken gözlemledikleri, birbirlerini sevmeleri ya da birbirlerinden nefret etmeleri de bize o toplum hakkında adeta bir rapor sunuyor.
Azeri edebiyatından okuduğum bu olağanüstü kitap da beni yine alıp başka coğrafyalara götürdü. Moskova ve Bakü sokaklarında karakterlerle birlikte dolaştım. Şehirler ayrıntılı tasvirlerle anlatılmasa da bu kez onları karakterlerin iç dünyalarından geçerek tanıdık; onların sevinçleri, kırgınlıkları ve özlemleriyle gezdik.
Bu kitap aslında iki ayrı romandan oluşuyor: Ak Liman ve Beş Katlı Apartmanın Altıncı Katı. Birbirlerinden bağımsız görünseler de aynı hikâyenin devamı gibiler. Ancak bu iki romana, kırk beş yıl sonra eklenen yeni bir son daha var: Tahmine'nin Son Sırrı. Yazar, sonsözünde neden böyle bir hikâye ekleme ihtiyacı duyduğunu anlatıyor. Açıkçası, ben de kitabı bitirdiğimde onunla benzer bir düşünceye kapılmıştım. Ama bu son metni okuyunca yapılan eklemenin hem oldukça romantik hem de yazarın yarattığı karakterlere ne kadar bağlı olduğunun bir göstergesi olduğunu düşündüm.
Bu metin tam anlamıyla bir klasik. Rus romanlarında rastladığımız o güçlü olay örgüsüne sahip. Karakterlerin iç monologları oldukça fazla olmasına rağmen anlatının ritmini hiç bozmuyor; aksine onları psikolojik açıdan daha yakından tanımamıza imkân veriyor. Bunun yanında, bizdeki klasiklerin taşıdığı o tanıdık duyguya da sahip. Okurken kalbi titreten bir ton hep var ve anlatının sesi hiç düşmüyor. Sade bir dille yazılmış olmasına rağmen basitlikten çok uzak; derinliği olan, yaşamdan çok insanın iç dünyasına yönelen bir roman.
Ak Liman'da bir yayınevinde çalışan insanların yaşamlarına tanıklık ediyoruz. Birbirlerinin hayatlarına sürekli temas eden, birbirlerinden beslenen insanların hikâyesi bu. Beş Katlı Apartmanın Altıncı Katı’nda ise bu yayınevinde çalışan iki gencin aşkını okuyoruz. Aşkın sonu daha ilk sayfalardan belli olsa da bu hikâyeyi takip etmek büyük bir keyifti.
Kitabın son on sayfasını ağlayarak bitirdim. Hiçbir karaktere kızmadım, hiçbirine diğerlerinden daha fazla sempati duymadım. Belki de beni en çok etkileyen buydu. Hepsini aynı mesafeden sevdim, aynı ölçüde anladım.
Roman bana zaman zaman Alexandre Dumas'nın Kamelyalı Kadın'ını hatırlattı. Marguerite ile Armand arasındaki imkânsız aşkın bir yankısı, sanki Zaur ile Tahmine'nin hikâyesinde de vardı. Ama buradaki duygular bize daha yakındı; daha tanıdık, daha gündelik ve bu yüzden daha sarsıcıydı.
Bu kitap benim için unutulmaz metinler arasına girdi.
Son söz (spoiler içerir!!!)
Zaur ve Tahmine'nin aşkı için birkaç kelime daha eklemek isterim.
Bir fiziksel çekimle başlayan bu aşk, aslında biraz daha fazlasını hak ediyordu. Yarım kalmış bir hikâye diyemesem de gençlik ateşiyle verilen hızlı kararların sonunda heder olmuş bir aşktı bu.
Zaur'un bir evin tek oğlu olarak el bebek gül bebek büyütülmesi, hayatı boyunca kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan Tahmine'nin dünyasıyla bir türlü bütünleşemedi. Bir tarafta başına buyruk olmayı öğrenmiş bir kadın, diğer tarafta hep arkası kollanmış bir adam vardı. Belki de bu aşkın ilk düşmanı buydu. Gerçi düşmanı çoktu; insanların bakışları, bitmek bilmeyen yargılar ve üzerlerindeki baskı da bu ilişkiyi yavaş yavaş tüketti.
Tek bir sitemim var: Zaur, keşke Tahmine'ye karar verdiği o sabah telefon etseydi. Belki hiçbir şey değişmeyecekti ama en azından eksik kalan bir cümlenin, söylenemeyen bir sözün ağırlığını ömür boyu taşımak zorunda kalmayacaktı.
Hoş, sanırım bu da onun payına düşen vicdan azabı oldu.