Yetişkinler dediklerimiz de ana, baba, öğretmen olduklarına göre, yetişkinlerin tümü, dolayısıyla çocuğun mutluluğundan sorumlu olan bütün toplum, suçlu sandalyesine oturtulmaktadır. Bu şaşırtıcı suçlamada bir "kıyamet alameti" niteliği vardır. Adeta mahkeme-i kübrada yükselecek olan şu ses kadar korkunç ve esrarlı: "Size emanet ettiğim çocuklara ne yaptınız?"
Gösterilen ilk tepki, itiraz ve savunma olur: "Elimizden geleni yaptık. Çocuklarımızı severiz. Onlar için ne fedakârlıklara katlanmadık ki." Böylece iki zıt görüş karşı karşıya gelmektedir. Biri bilinçlidir, öbürü ise bilinçaltından yükselmektedir. Savunma, bildik ve köklüdür. Ama bizi burada pek ilgilendirmez. İlginç olan suçlamadır, sanığın savunması değil. Sanık, çocuğa bakacağım, yetiştireceğim diye çırpınadursun, bir sorunlar çıkmazında dolanmakta, çıkış yolu olmayan bir ormanın içinde kendini o ağaçtan o ağaca vurmaktadır. Çünkü bu çırpınmalarının, yanılgılarının nedeninin kendi özünde
yattığını bilmemektedir.