İtiraf etmeliyim ki İlk sayfalarda sürükleyici bir kitap olacağını düşünmedim. Çünkü yazar cümleleri birkaç kelimeden oluşturup sürekli bir noktayla olayları kesiyordu. Belli ki konuya nereden başlayacağını ya da nasıl başlayacağını bilememişti. Ama cümleler arasındaki bu girdap bir başka bölüme geçince kendini unutturuveriyordu. Olayları anlatışı tıpkı bir film sahnesini başkasını aktarır gibiydi. İnsanı o kadar çok merak ettiren bir anlatı ki kitabı bıraktığımda aklım hep orada kalıyordu.
Kitapta değineceğim birçok uç nokta var. İlkin, kitap adını hangi olaydan alıyor diye kitabı inceleyerek okudum. Baktım ki olacak gibi değil kendimi yazarın eline özellikle karakterin eline bıraktım. Çok nadir hissettiğim önemli bir şeyi keşfetmiştim okurken. Karakteri anlamaya çalışıyordum. Zaten o da -bu gerekli miydi bilmiyorum ama- karakteri en ince ayrıntısına kadar anlatmaya çalışıyordu. Bazı yerlerde keşke bize de düşünmek için boş alanlar bıraksaydı demedim değil. Ama belki de kitabı anlamaya çalışırken aslında kendimizi buluyorduk orada. Tıpkı oradaki gibi düşünüyorduk. Hatta bazı olumsuz düşüncelerimizi söylemeye cesaret edemezken kitapta bunu okuyor ve kendimizle yüzleşiyorduk…
Kitap, bir iç düşünüş, öze dönüş, bir cinayet ya da bir aşk romanı mı bir türlü karar veremeyeceğim şekilde iç içe ve birbiriyle ilintiliydi. Çünkü her bir geçişte içinizi aydınlatacak doneler sunuyordu. Her sayfada daha da heyecan uyandırıyordu bölümler. Kitabın yarısından sonra ne olacağını hiç kestiremiyor ve artık akıl yürütmeyi bırakıveriyordum.
Ayrıca birçok şeyi yeniden düşünmeme vesile oldu; Biz aslında bu hayatta hangi ben’i yaşıyor ve yaşatıyoruz. Bu halimizle yaşamaya çalışırken dünyayı ne kadar anlayabiliyoruz. Bu dünya, anlamaya çalışamayacak kadar ağır bir yük müydü omuzlarımızda…