·400 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Ekim 2018 22:45 Şikago Mezbahaları...
Büyük hayallerin ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nin omuzlarına çıka çıka, yerden yere vura vura, insanlığa dair içlerinde ne kaldıysa söke söke aldığı işçilerin sayesinde nasıl güçlendiğinin anlatıldığı dehşet dolu bir masal.
Litvanya’dan sevdiği kız ve onun ailesi ile canavarın yüreğine göçen, güçlü ve gözü kara genç Jurgis ile peşinde sürüklediklerinin, karşılaştıklarının ve yoldaşlarının hikayesi..
Hayattan tek beklentileri sımsıcak bir yuva olan bu kalabalık ailenin, yakıcı soğukta damla damla yok olmalarının hüzün dolu seyir defteri.. Dönemin, ABD ekonomi ve sanayisinin nasıl bir çarka dönüştürüldüğünü tüm çıplaklığı ile görüyoruz. Yılda 300 dolar kazanamayan işçilerin , açlık, sefalet, hastalık, umutsuzluk, yolsulluk, onca tehtit ve harcanmışlık sonunda canlı birer cenazeye dönüştürülüşünü izliyoruz.
Bu karanlık masal Jurgis ve ailesinin kanlı mezbahalarda işe başlaması ile başlıyor. Başta herşey çok güzel.. canavarın yüreğindeler çünkü. Sıcak bir yuva alıyor, birleştirdikleri paralar ile ödemeye başlıyorlar. Bir kaç yeni eşya , yeterince şanslılar ise köşeye biraz birikmiş para.. kan, domuz pisliği, sığır bağırsağı kokan bir para.. lakin hayatta her güzel şey gibi bu pek ingilizce bilmeyen cahil Litvanyalı insanların, geçici huzuruda yerini yavaş yavaş karmaşaya ve içinden çıkılmaz bir kaos’a bırakmaya başlıyor. Patronunun tacizi, hastalık, aniden işsiz kalmalar, soğuk derken yavaş yavaş canavarın midesine kadar iniyorlar. Artık şartlar daha zorlayıcı. Dönem dönem açlık krizleri, ölümler baş gösteriyor. Jurgis herşeyin karşısında durmaya çalışıyor. Yeterince güçlü olmadığını anladığında ise yüklerinden kurtulmak istiyor. Kaçıyor..
Okurken kendinizi sorguluyorsunuz. Ben olsam ne yapardım ??? ...
Onun kaçısı geride kalanları ve bir zaman sonra onu canavarın bağırsaklarına gönderiyor. Tıpkı bir domuz pisliği gibi dışkılıyor canavar onları.. ve onlar gibi yüzbinlercesini... ıslak, yapış yapış, kokuşmuş ve işe yaramaz bir halde...
Jurgis ne zaman hayata karşı bir umut duysa , önüne çıkan bir durum ellerinden alıyor hepsini sonuna kadar. Patronlar, meyhaneler, ucuz kadınlar denilen kadersizler.. ve geçmişin hayaletleri yakalıyor onu.. havada süzülen onlarca el, boğuyor onu...
Jurgis çok bizden biri. Zamanında rengarenk hayaller kurarken, her bir hayali avuçlarından kayıp gidiyor. Emeğini, sevdikleri ve kendini yitiren bir adamdan geriye ne kalır ki ??....
Upton Sinclair muazzam bir kaleme sahip. Yaşamının bir dönemini mezbahalarda geçiren, ve oraların korkunç tarafları ile yüzleşen Sinclair, bunu bize yansıtmakta gerçekten çok başarılı. O mezbahalarda acımasızca, insanlık dışı yollar ile boğazlanan, parçalara ayrılan hayvanlar kadar, tüm bunların yapım aşamalarında ki umursamamazlık ve ihmalleri göz önüne seriyor. Hikaye 1900 başları Amerika’nın bir yuva değil, caniler tarafından sömürülenler için bir cehennem olduğunu anlatıyor bizlere.Boşa harcanan erkekler, acımasızca kullanılan kadınlar ve elbette ki kolayca görmezden gelinebilinen küçük çocukların ızdıraplı ruhları ile rastlaşıyorsunuz, birbirini kovalayan satırlarda. Kısacası etkilenmemek pek mümkün değil. Yaşananlar herkesin başına çok rahat gelebilecek şeyler iken bir hikayeye tanık olmak biraz da yıpratıcı..
Şikago Mezbahaları Jurgis ve onun sosyalizme varan yolculuğu ile sizleri bekliyor... Bedenleri mezbaha köşelerinde paramparça olurken onlardan geriye kalan tek şey çığlıkları oluyor.. Düşünüyor insan bundan da faydalanabilselerdi, onları da kavanozlara hapseder , satarlardı... Tıpkı şeref, namus, iyi niyet ve geriye insanlık namına ne kaldıysa sattıkları gibi...