Tarihin Babası Herodot'un Halikarnas'ta (Bodrum) M.Ö 490 yıllarında doğduğu,M.Ö 468-467 yıllarında tanınmaya başladığı ve 425 yıllarında öldüğü kabul edilir. Kitabında aktardıkları V.yy ortalarında dünyanın farklı ülkelerine şöyle bir gezinti imkanı sunar bizlere :
Gezdiği yerlerdeki gözlemlerini ve duyup dinlediklerini kendi yorumlarıyla, şiirsel ve akıcı bir dille anlatırken tarihe keyifli bir yolculuk yaptırır.
Anlatımındaki felsefi yaklaşım ve şiirsellik bazen onu konudan uzaklaştırır.
Bazı tarihçiler anlattığı olayların bir kısmına şüpheyle yaklaşır ama bu şüphe, onun tarihçi kimliğine arada gölge düşürse de ''Tarihin Babası'' unvanını korumasına ve hala kitabının kaynak kitap olarak kullanılmasına engel olamamaktadır.
Herodot yaptığı yolculukta, Babil'deki izlenimlerini aktardığı bölümde, Asurya'da en şaşırdığı, en beğendiği ve tasvip etmediği geleneklerden örnekler sunmuş. Bizde göz atlım bakalım.

''Bu ülkede bence kentin kendisinden sonra en şaşılacak şey
anlatacaklarımdır. Asurya'nın üst yanında oturan halkın (Erzurum-Ağrı tarafını tarifliyor) ırmaktan (Fırat Nehri) babil'e inmek için kullandıkları kayıkları yuvarlak ve deriden yapılmışlardır. Söğüt ağaçlarından kesip, gemiler için kaburga çatalı yaparlar, bunun üzerini de deri ile kaplarlar. Eni, boyu, kıçı, başı belirsiz yuvarlak bir gemi çıkar ortaya. İçine saman yayıp, üzerine eşyayı doldurup suyun akıntısına bırakırlar. Belli başlı yükleri içi şarap dolu, palmiye ağacından yapılmış fıçılarıdır. Geminin düz gitmesi iki tane kürekle sağlanır. Ayakta duran iki kişi biri küreği bu yana çekerken diğeri suyu tersine iter. Bu gemiler kimileri pek büyük, kimisi küçüktür. En
büyükleri beş bin talent ağırlığa kadar yük alabilirler. Her birinde bir canlı eşek bulunur. Büyüklerinde daha çok
sayıdadır. Böylece su üzerinde giderek Babil'e varırlar, taşıdıkları öte beri malı, sonrasında bağıra çağıra geminin tahtalarını ve samanını da satarlar. Geminin derisini ve aldıkları malı eşeklere vurup şehirlerine geri dönerler, zira ırmağı akıntı nedeniyle ters yönde çıkmak düşünülemez. Yurtlarına varınca aynı şekilde tekrar gemiler yaparlar.''

Günümüzde telefonun önce cebimize girmesine, ardından bileğimize takılacak kadar küçülmesine nasıl ilgi ve şaşkınlıkla bakıyorsak, Herodot'un bu şaşkınlığını da çok görmemek gerek aslında. Aslına bakarsanız en az Herodot kadar ben de şaşırdım bu yazdıklarına. Çünkü büyük gemilerin aldığı yükü okuyunca, günümüz ağırlık ölçüsüne çevirmeye çalıştım. Bulduğum sonuca inanamadım.
Talent, alışverişte kullanılan ağırlık ölçüsü olduğu gibi, para ile ilgili maden ağırlığı olarak da kullanılıyordu. Alışverişte kilograma denk gelen karşılığı 36.39 kilogram, maden ağırlığı ise 25.92 kilogram. Herodot'un burada alışverişte kullanılan ağırlığı kastettiğini düşünürsek,5000 Talent, 181 950
kilograma, yani ortalama 180 tona tekabül ediyor ki bu hiç aklıma yatmadı.
Bu transatlantik mi diye düşündüm:) Zira yaptıkları bu tek kullanımlık geminin 180 adet otomobili taşıyacak kapasitede bir araç olması demek.
Bunu düşünürken de hemen aklıma otomobillerimiz geldi. Millet 2500 yıl önce katlayıp bir eşeğe yükleyecek gemiler yaparken, günümüzde biz hala araçlarımıza park yeri arıyoruz. Gideceğimiz yere ulaşınca katlayıp cebimize koyabileceğimiz otomobillerimiz olsa fena mı olurdu?

EVLİLİK MÜZAYEDESİ ... TAPINAK FAHİŞELİĞİ ...

''Ülkelerinde yürürlükte olan ya da daha eskiden yürürlüğe konmuş olan yasalardan bana göre en akla yakın olanı şöyledir: her köyde yılda bir kez bir tören yaparlar; Evlenme çağına gelmiş kızları toparlayıp bir yere götürürler. Erkeklerde gelip çevrelerini sararlar.Tellal en güzellerinden başlamak üzere, hepsini teker teker satışa koyar, bu iyi bir paraya
satıldıktan sonra, geri kalanlardan en alımlısını artırmaya çıkarır, bunlar satın alan adamın karısı olarak satılırlar. Evlenme çağına gelmiş olan bütün zengin Babil'liler en güzelini alabilmek için fiyatı üst üste artırırlar. Güzelliğe
pek meraklı olmayan halktan kimseler ise, tersine çirkinleri almak için üste para da alırlar.

Tellal güzellerin satışını bitirdikten sonra, en berbatını ya da sakat olanlarını kaldırır, üste verilecek parada, en ucuza bunlara razı olanlara gösterirdi. Bu sefer eksiltme usulü gitmiş olurdu kızlar. Para güzeller için ödenen paradan çıkıyordu. Böylece güzeller çirkinler ve sakatları evlendirmiş oluyordu. Hiç kimsenin kızını istediğine verme hakkı yoktu ve erkekler satın aldığı kızı bir kefil göstermeden evine götüremezdi. Karısı olarak aldığı kızla yatmayan olursa, yasa bu kişiyi para ödemeye zorlar. Bana göre en güzel yasaları buydu.''

HASTALARA HALKIN DAVRANIŞI ...

''Şimdi bir adet daha var ki akla uygunluk bakımından ikinci sırayı veriyorum.
Hastalananları getirip kentin orta yerine koyarlar, çünkü hekim yoktur.
Gelen geçen hastaya hastalığı üzerine öğütler verir, kiminin kendi başından da böyle bir şey geçmiştir, kimisi bir başkasında görmüştür. Hastanın yanına gelirler, çareler gösterirler, kendilerinin o hastalıktan öyle kurtulmuş
olduklarını ya da başka birisinin öyle kurtulduğunu gördüklerini söylerler. Hastaya bir şey söylemeden geçmek yasaktır. Yoluna gitmeden önce.derdinin ne olduğunu öğrenmek
gerekir.''

İşte binlerce yıldır değişmeden günümüze ulaşmış bir örnek. Geçmişte yasa imiş, günümüzde gelenek. Hiç hastalığından bahseden birine örnekleme ve öneride bulunmayan birini gördünüz mü? Günümüzde doktorlar var da durum değişti mi sanki? Bir istatistik yapılsa, tavsiye alma oranı, doktora gitme oranından eminim kat kat fazla çıkar.

MYLİTTE ... AŞK TANRIÇASI KÜLTÜ ...

''Babillerin en yüz kızartıcı adetleri şudur: her kadın ömründe bir kez Mylitte tapınağında oturmalı ve kendini yabancı bir erkeğe vermelidir.Tapınağın duvarları içerisinde başları kurdele ile çatılmış bir çok kadın oturur. Kimileri gider yenileri gelir.Yabancılar önlerinde dolanır istediklerini seçerler.
Burada oturan kadınlar biri gelip dizlerinin üzerine para atıp onunla beraber olmadıkça evlerine dönemezler. Parayı atarken ''senin şahsında tanrıça Mylitte'yi çağırıyorum'' der. Mylitte, tanrıça Aphrodite'nin Asurcasıdır. Kaç para verdiği önemli değildir, kadın ilk parayı verenin peşinden gider ve kim
olursa olsun geri çeviremez. Yasalar bunu emreder. Birleşmeden sonra kadın tanrıçanın gönlünü yapmış olarak evine döner ve bundan sonra ona ne verseniz bir daha baştan çıkaramazsınız. Yaratılışın güzel bir yüz ve güzel bir endam verdiği kızlar evlerine çabuk dönerler. Ama çirkin olup tapınakta 3-4 yıl bekleyenler olur.

Bu paragrafı okuduğumda önce dehşete düştüm. Doğruluğu ne derecedir diye şöyle bir araştırma yaptım ve sağ olsun Muazzez İlmiye ÇIĞ'ın bu konudaki detaylı araştırmasına ulaştım. Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği adlı kitabında Herodot'un bu sözlerine de atıfta bulunarak; böyle bir
geleneğin olamayacağını, Sümerlerde ve doğal olarak devamı niteliğinde olan Asur'da evlilikte bekaretin önemli olduğu, hatta evlenirken bakire olmayan kadının, kocasından boşanırken, bakire bir kadının aldığı tazminatın yarısını alabildiğini yazıyor. Herodot'un sözünü ettiği geleneğin ise her kadın için değil, kendisini, tanrıçanın tapınağına gönüllü olarak adayan bir grup
kadını kapsadığını, kadınların tapınakta bunu tanrıça adına, geliri tapınağa bırakılmak koşuluyla meslek olarak yaptığını belirtmiş. Bunun Tevrat'a ve İncil'e geçiş sürecini irdelemiş. Yani bu aslında günümüzdeki rahibelerin temeli. Rahibeliğin yüzyıllar içinde geldiği şekle bakar mısınız :))

Herodot'un anlattıklarına şöyle bir bakınca, insanın aslında hiç bir şeyi geçmişte bırakmadığını, bir şekilde yanında taşıyıp günümüze getirdiğini görmek oldukça ilginç .....

Alıntı