Bilinmeyen ve duyumsanmamış bir algı ve o algının bağlı olabileceği olgu kaybedilebilir mi? Ya da eksikliği hissedilebilir mi? Yunan filozofları harekete teşvik eder. Bizleri, bitkilerden düşüncesel ve/veya bedensel hareketle ayırırlar. Toprağın sıkıca sarıp sarmaladığı tohum ise bunlardan habersizdir. Doğa ananın kucağında gelişmeye ve oluşmaya devam eder. Yıldızların dansına tanıklık etmez veya kuşların sesi ona ulaşmaz. Ama hepsine hükmeden güce karşı gelir. Doğanın kalbinden söküp aldığı saf gücü ile yer çekimine karşı koyar. Her şey onun aleyhine olsa bile yükselmeye başlar. Kavak ağaçları en kusursuz karşı koyanlardır. Ağırlığı ve yaşlılığı ile bile yamulmaz. Hatta ana gövdeden ayrılan dalları bile yamulmaz. Hep dik bir şekilde karşı koyar ve göklere yükselir. İşte, o zaman bakar dünyaya! Artık yıldızlar ışıklarıyla ilk önce onları yıkamaya başlar. Kuşlar seslerini, onların dallarından güç ve denge alarak dışavurur. Ah, bizler ne yoksun varlıklarız! Her şeye aklımız erer, ama böyle yüce güçler ve güzellikleri bünyemizde barındıramayız. Ta ki Dostoyevski doğana kadar. Artık kuşların uçuşunda ya da yıldızların parlaklığında veya ağaçların güçlerinde gözümüz olmaz. Karanlıkta sevgiyi ararız. Ay'ın ışığında gerçekler ile yıkanırız. Rüzgârın sesinde doğrularımız için çabalarız. İnsanların dünyasında umutlarımız için yaşarız. Dostoyevski sayesinde de tüm bu güzel-çirkin benliğimizi anlarız. Her şeyin ve her birimizin hem içindedir, hem de bizlerin dışında kalır. İnsanoğlu olmasaydı bile, Dostoyevski var olurdu.