95 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Çevirileriyle Sadık Hidayet’i Türkiye’ye tanıtan Behçet Necatigil’e teşekkürlerimi sunarak incelememe başlıyor ve kitabı okumamış olanların incelememden uzak durmalarını istiyorum. Çünkü bu incelemede kitabı adım adım değerlendirecek ve bir sonuca ulaşmaya çalışacağız. Sadık Hidayet’in diğer eserlerini okuyup daha sonra bu eseri tekrar bir dedektif gibi ipuçlarını toplayarak gittiğinizde size bir şeyler vadediyor bu kitap. Kesin olarak sonuç budur diyemeyeceğimizi zaten biliyoruz , bu incelememde yalnızca kendi vardığım sonuçlara değineceğim .

Uyarı: Bu inceleme, inceleme yazarının akıl yürütme mantığına göre oluşturulmuştur. Sadık Hidayet’in anlatmak istediklerinin gerçekten bu olduğu asla söylenemez.

Kitabın ilk sayfalarında afyonla kafayı bulmuş bir adamın sürekli gölgesine anlatmak istediği bir şeyler olduğunu ve kalemdanlara sürekli çizdiği bir resim motifini okuyoruz.
“ Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar , kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hint fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun , siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından.”

Kitap bu resim üzerindeki bilmece üzerine kurulu. İlerdikçe her cümlenin altındaki sırrı ortaya çıkaracağız.
Romanın devamında Zerdüşt geleneğinden kalma bir şarap sayesinde bu motifin baş rolleri olan ihtiyar adam ve o kadınla karakterimiz karşılaşıyor. Şarabı almak isteyen kahramanımız şarabın arkasında çizdiği resmin manzarasını görüyor. Ardından olaylar kızın eve gelmesi ve kahramanın ölmüş kızı gömmek için onu parçalara ayırmasıyla ve ihtiyar bir mezarcıyla birlikte kızı gömmesi ve romanın her yerinde karşımıza çıkan ihtiyarın kahkahasıyla bu süreç bitiyor.
Daha sonra kitap kahramanın içinde bulunduğu fiziki dünyaya dönüyor. Peki nasıl bir dünya bu?

Dadısı, sütannesi, karısı(kahpe), karısının tıpkı karısına benzeyen bir erkek kardeşi, bir dilenci var etrafında.
Kahraman bir aile buhranının içine doğmuş. Annesi Hindistan'da bir tapınakta dansçıymış ve babası ona vurulmuş yalnız babasının bir ikiz kardeşi varmış. O da hemen vurulmuş bu kadına. Ancak kahramanın annesi , kahramanımıza hamileymiş ve onların adetinde iki erkekten birini seçmek için kobra yılanının olduğu bir kafese iki aşık da yerleştirilir yılan hangisini sokarsa o içeride kalır , diğeri dışarı çıkarak kadınla evlenirmiş. Yılan onlara göre babasını sokmuş ve amcası bembeyaz bir saçla ve yaşlı olarak kafesten çıkmış. Kitabın başında bahsedilen şarapta da kobra zehri olduğunu unutmayalım. Doğan çocuk için yapılan zehirli bir şarap…

Bildiğiniz üzere karısıyla cinsel veya duygusal yönden hiçbir ilişkisi yok kahramanımızın. Karısına karşı platonik , hastalıklı bir ruh hali içerisinde .

Pekii , şimdi kahramanımızın hayatındaki üç kadından bahsettik. Annesi , öldürdüğü kadın, karısı. Bunların ortak özellikleri ne peki?
İri çekik gözler, birbirine neredeyse bitişik ince kaşlar , bir de sol işaret parmağını ısırma durumu.

Resimdeki kadını bulmaya başladık. Resimdeki kadın kahramana gelip ölüyordu ve kahramanımız da karısını öldürüyordu. Bunu da büyük bir tutkuyla istiyordu. Çünkü kadın kendini o hariç herkese veriyordu .

Kahraman karısıyla ilgili tek bir hayalin içinde yaşıyordu. Suren ırmağında onunla körebe oynadığı çocukluk zamanlarını , karısının çocukken ki ıslak ve sıcak tenini. Hiçbir zaman sahip olamadığı , arzudan kafayı yediği teninin hayaliyle yaşıyordu. Pekii şu resimde sürekli çizdiği nehir, gömdüğü kadının mezarının karşısında gördüğü nehir , acaba neresiydi? Çocukluğun en güzel hatırasını taşıyan Suren Irmağıydı.

Karısını öldürdükten sonra , kendisi bir ihtiyara dönerek çadırdan çıkmıştı. O kahkahasıyla içini buz eden, onu yerin dibine sokan ihtiyarın kahkahası kendi sesi olmuştu. Bu ihtiyar kahkaha halasının kocası olarak , mezarcı olarak, dilenci olarak ve kafesten çıkan amca olarak en sonunda da kendi olarak dışarı çıktı. Bu kahkaha neydi? Kendisi de amcası ve babası gibi olmamış mıydı? Bir dilenciyle yarışa girmiş ve yılan dilenciyi sokmuştu kendisi de kadına sahip olarak kafesten çıkmış ve zafer kahkahasını atmamış mıydı? Peki en başından beri o kafesten çıkan gerçekten kendisi miydi yoksa dilenci mi ?

Böyle bir hayal dünyasını nasıl yaratmıştı peki? Sadece afyonla mı? İran'ın büyülü dünyası ona çok yardımcı olmuştu bir de amcasının , annesinin ve babasının hikayesi … Çocukken uykuya dalmadan önce yarı karanlıkta o işlemeli perde de bu masalları yeniden canlandırarak, annesini yeniden dans ettirerek, kobra yılanlarının tıslamalarını duyarak uykuya dalıyordu ve bu perde Hindistan’dan gelmişti. Hayallerini beslemek için yeterince malzemesi vardı
.
“Döndüm kendime baktım: Üstüm başım yırtılmıştı, tepeden ayağa kana belenmiştim, çevremde iki mayıs böceği dolanıyordu, ve küçük beyaz kurtçuklar, kıvıl kıvıldı tenimde- ve bir ölünün ağırlığı , eziyordu göğsümü…"

Kahraman en başından beri bir ölü kokusu alıyordu. Karısını ne zaman iyileşti de öldürdü , ne zaman kendinde o gücü buldu? Asıl ölen kendisi değil miydi? Ölmeden önce hayalinde almıştı intikamını.

Ve Kör Baykuş , neden baykuş diye düşünüp durdum. Hastaydı , yalnızdı, karanlıktaydı , gecedeydi. O hep gecede yaşadı, baykuşlarda gecede yaşamıyor mu? Her şeyi o karanlıkta görmüyorlar mı? Kendisi de karanlığında her şeyi gören bir baykuştu.

Son olarak kendi elinde karısının gözünü taşıması olayı da , küçüklüğünden beri tanık olduğu kurban kesme işlemi onu çok etkiledi. Naif ve kırılgan biriydi , ölü koyun bakışları o cam gibi gözler onu etkilemişti. Kelime haznesindeki neredeyse tüm kötü kelimeler bu kasaplarla ilgiliydi. Ve ölen iki kadının da o cam gibi ölü gözleri boşluğa bakıyordu.

Hasta bir adam kendi buhranlarını yatağında bu şekilde yaşadı. Yalnızdı, silikti, tatmin olamayan arzuları vardı, naifti , bu dünya ona göre değildi. Gölgesi bile ondan güçlüydü. Ve tek hayali odasındaki o zehirli şarabı içmekti.

“Gel gidelim içelim,
Rey şarabından içelim!
Şimdi içmezsek onu,
Ya ne zaman içelim?”