688 syf.
·1 günde·10/10
Uzun zamandır ne alıntı ne de inceleme paylaşmaya vaktim oluyordu. Birkaç gün önce yakın bir arkadaşım 3 yıl önce çok beğenerek okuduğum bir kitabı okuduğunu söyleyip kitap üzerine muhabbet açınca işler değişti tabii. Fark ettim ki hiçbir şey hatırlamıyorum. Bu duruma çok üzüldüğüm için de uzun veya kısa okuduğum her şey üzerine bir şeyler yazmaya karar verdiğim. Çünkü bin tane kitap okumak değil bin tane kitaptan etkilenerek bir karakter oluşturmak önemli. Ve okuduğumuz şeyler üzerinde düşünür, konuşur, yazarsak okuduklarımızı daha çok benimsiyor ve daha çok şeyler hatırlıyoruz.

-spoiler İÇERİR. Kimsenin okuma zevkini kaçırmak istemem. Eser üzerine yapılabilecek bütün konuşma ve tartışmalara da açığım, hatta memnuniyet duyarım.-

Kitabın üzerinde durulmayı en çok hak eden karakteri Raskolnikov’du. Annesi ve kız kardeşini bırakarak Petersburg’a hukuk öğrenimi için gelen başkarakterimiz bir süre sonra maddi imkânsızlıklar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kalıyor. Tabuta benzettiği küçücük ve karanlık odasında gün boyu uzanıp düşünmek dışında hiçbir şey yapmıyor. Düşünmek için vaktiniz olduğunda kafayı yiyorsunuz, derler yasıl karakterimizin de zihninde yavaş yavaş hastalıklı düşünceler belirmeye başlıyor. Öncelikle insanların ikiye ayrıldığına inanıyor; sıradanlar ve özel olanlar. Kanunlar ve ahlak kuralları sıradan insanlar için. Toplumun devam etmesi için onlara ihtiyacımız var. Özel insanlar ise herhangi bir kuralla bağlı değiller. Onlar aslında kuralları koyanlardır ve onların başarıya giden yollarında her şey mubahtır. Anladığım kadarıyla Napolyon hayranı olan Raskolnikov (incelemenin kalanında ona yazması daha kolay olduğu için Rodya diye hitap etmeyi düşünüyorum.) “Örneğin benim yerimde olsaydı o olsaydı ne yapardı?” diye düşünmeye başlıyor. Ne de olsa açlık ve parasızlık Napolyon için küçük sorunlardı. Ve önemli kimseler bu küçük sorunları çözmek için ne kadar kurallara aykırı ve hatta alçakça şeyler yapsalar da halk onlara kızamazdı çünkü Napolyon zaten yaptığı alçakça şeyleri bile halkının yani çoğunluğun iyiliği için yapıyordu. Bu düşünceler büyüdü, büyüdükçe fanteziden plana evrildi. Rodya’nın içinde bir Napolyon olma hezeyanı başladı.

Bunalım zor bir şeydir. Paranız yoksa bu bunalım daha da zorlaşır. Küçük, karanlık, pis bir yerde yaşıyorsanız ve paranız yoksa her şey gözünüzde küçülmeye başlar. İmkân verilmemiş bir Napolyon da olabilirsiz, değeri bilinmemiş bir Atatürk de, atanamamış bir Hitler de… Gözünüzde küçülenler ise bunlar için ödeyeceğiniz bedellerdir. Ve size verilmeyenleri almak istersiniz, ama bunalım yataktan çıkmanıza bile izin vermez. İşte Rodya’nın bu aşamalarda geçmesini okudum, sonunda kader ve tesadüfler yığını karşısına rehinci bir kocakarı -kitapta geçen tabir bu- çıkardı. Toplumun kanını emen bir bit. Onlarca gencin okuması ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmesi için bir bitin öldürülmesi gerekiyorsa öldürülmeliydi tabii ki, Rodya da öldürdü.

Raskolnikov ile ilgili ilginç bir bilgi vereyim size; “Aslında okuluma devam edebilirdim, annem ne yapar eder bana okul için para gönderirdi, özel derslerden de az da olsa para kazanıyordum onunla da karnımı doyurabilirdim ama yapmadım.” diyor. Tam cümle aklımda kalmasa bile kurduğu cümleler bu minvalde. Mücadele etmekten korkup fantezilere dalmak daha kolay geldiği için mi okulu ve işi bırakıp aylarca hiçbir şey yapmadan yatmayı seçiyor yoksa Napolyon’un 3 kuruş kazanmak için vakit kaybetmeyeceğine inandığı için mi bilmiyorum; her ikisi de olabilir. Hiçbir zaman aç kalacak kadar parasız kalmasak da bütün üniversite öğrencileri mahiyetleri gereği parasız olduğu için Rodya’nın akşama kadar yatıp düşünmesi bana çok tanıdık geldi. Hatta günlerce ‘kredi kartının ekstresi geliyor, ne yapacağım?’ diye hayıflanan arkadaşlarımın birkaç gün içinde ‘ben de diğer insanlar gibi düşünmeden para harcayabilmek istiyorum!’ diye isyan edip düşüncesizce krediye abanan çok arkadaşım var. Yapma, etme telkinlerimizi kulak ardı ediyor, çalışabileceği işleri reddediyor ve bir süre o isyancı ruh haliyle kendi kendilerini avutuyorlar. Bu insanları yargılayamıyorsun. Ne de olsa psikolojik durumlarını ve ne kadar bunaldıktan sonra bu isyanın başladığını kimse bilemez. Bu insanlara hak da veremiyorsun. Herkes yediği yemeği hak etmek zorunda. Ve elindekine göre harcamak zorunda. Aksi takdirde ya deliriyorsunuz ya da hırsız oluyorsunuz. Tabi özel insanlardan değilseniz eğer.

Suç ve Ceza’nın konusunu hep ‘bir gencin bir cinayet işlemesi ve sonrasında çektiği vicdan azabı’ olarak duymuştum. Şunu söylemeliyim ki kitabın sonuna kadar vicdan azabına dair hiçbir şey göremedim. Çünkü Rodya yakalanmayacağını anladığı zamanlar rahatlıyor ve hastalığı hafifliyordu. Sayıklamalar ve titremeler yalnızca polisin nefesini ensesinde hissettiği zamanlarda ortaya çıkıyordu. Oysaki vicdanın hapse girme korkusuyla bir ilgisi yoktur. Zaman zaman kiralık katillerde görülen polise bile bile ipucu verme ve yakalanmamasından gizliden gizliye kibir duymasını da göz önüne alarak varıyorum vicdan azabı çekmediği kanısına. Rodya da her fırsatta pişman olmadığını söylüyor. Hissettiği duygunun öfke ve hayal kırıklığı olduğu konusunda ısrarcı. Napolyon olmadığını fark etmekten ileri gelen bir öfke. Çünkü Napolyon cinayeti işlese bile yakalanmazdı, yakalansa bile tutuklanmazdı, tutuklansa bile işlediği cinayetin halkın gözündeki meşruiyeti silinmezdi. Çünkü Napolyon değil yaşlı bir kocakarıyı, yüz binleri öldürse bile vicdan azabı çekmezdi.

Burada bazı noktalarda Raskolnikov'a katıldığımı kabul etmek zorundayım. Ortaokulda veya lisede tarih öğretmenim 'Seyit Onbaşı o gemiyi vuramamış olsaydı savaşta cephaneyi izinsiz kullandığı için kurşuna dizilirdi.' demişti. Oysaki şu an herkes adını biliyor ve minet duyuyor. Yani bizim kötü diye yargıladığımız insanlar aslında çoğunlukla başarısız kimseler.


Dostoyevski gerçekçidir. Karakterleri genelde sokakta karşılaşabileceğin türden insanlardır. Raskolnikov ve kardeşi Dunya da böyleydi. Ama Sonya ve Ramuzihin böyle değildi. Saf iyiliğin vücut bulmuş hali gibiydiler. Katil olduğu için Raskolnikov’a kızmadılar, ona sırt çevirmediler, kovulsalar bile gitmediler ve yardım etmeye çalıştılar. Hatta Sonya cinayeti Rodya’nın işlediğini öğrendiğinde verdiği ilk tepki “Ne yaptınız, ne yaptınız böyle kendinize!” oldu. Bu iki karakter de Dostoyevski’nin gerçekçiliğinin bir parçası mıdır yoksa bu kadar iyi insanlar yalnızca bir ütopya mıdır bilmiyorum ama gerçek olmamalarını diliyorum. Bu kadar iyi niyetli ve fedakâr olmak bence büyük bir felakettir.

Üzerine birkaç kelime etmek istediğim bir karakter daha var; Porfiriy, dosyayı yürüten savcı. Belki de yargıç. Kıdemli bir polis bile olabilir. Mesleğini tam olarak hatırlamıyorum ama kitap boyunca nefret ettim kendisinden. Şüphelerinde haklı bile olsa bir fikre saplanıp kalmanın canlı bir örneğiydi Porfiriy. Hiçbir somut delili olmamasına rağmen Rodya’nın üstüne gidiyor, onu aklayacak delilleri görmezden geliyor, ve sinirlerinin zayıf olduğunu bildiği bu adama psikolojik baskı ve çeşitli oyunlarla suçunu itirafa zorluyordu. Dediğim gibi haklı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bu muamelede bulunduğu kişi masum birisi olsaydı kendisine ne kadar ağır gelirdi düşünmek gerek. Hatta bu kadar uzun süreli bir psikolojik baskı sinirleri zayıf olan birisine işlemediği bir cinayeti işlediğine bile inandırabilir. Bu adamı sevmedim.

Dostoyevski severim. Duygu, düşünce okumayı severim. Karakter analizi okumayı severim. Keyifle okuduğum bir kitaptı. Namının hakkını veren bir kitaptı. Herkese tavsiye edebilirim.

İyi okumalar.