240 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Merhabalar, Ahmet Şerif İzgören ile ilk kez bu kitabı ile tanıştım ve daha önce tanışmadığım için çok çok üzüldüm.
Ahmet Hoca bu kitabında bir öğretmenin bir öğrenci üzerinde ne denli etkiler yaratabildiğini öyle güzel, hayattan, içten ve akıcı anlatmış ki. Kitap elinizde bir anda bitiveriyor. Üstelik hiçbir basın organından duymadığımız, hiçbir bilimsel, eğitim, kültür dallarında rastlamadığımız çok önemli bilimsel verilerle bize eğitim sistemimizin(!) sistemsizliğini vurguluyor.
Aslında kitap 5 bölümden oluşuyor; öğretmen, aile, öğrenci, sistem ve ülke kültürü. Hepsi hakkında birbirinden önemli bilgiler var kitapta ama ben özellikle "öğretmen ve öğrenci" konusunda bir anımı paylaşarak kitap hakkındaki görüşümü belirtmek istiyorum.
*****
Kitabı okumaya başladığım andan itibaren aklımdan birkaç anım geçti. 20 yıl öncesine ilkokul birinci-ikinci sınıfta olduğum zamanlara götürdü beni.
Şimdiki okullarda bu beslenme durumu var mı bilmiyorum ama benim ilkokula başladığım 97 li yıllarda sınıflarda her güne bir beslenme listesi yapılırdı. Mesela hiç unutmam Pazartesi günleri beyaz peynir-zeytin günü idi. Mesela muz yasaktı. Pahalı diye herkes alamaz diye yerine daha uygunu mandalina, elma vardı. Neyse ben o yaşlarda zeytin yemiyorum, sevmediğimden ziyade ne bilim tercih etmiyorum. Görüntüsü hani siyah buruş buruş ya sanki tadı da kötü gibi hiç tadına bile bakmamışım. Annemde bu yüzden peynir-zeytin günlerinde bana peynir-domates koyardı. Bunu fark eden ilkokul öğretmenim bir gün veli toplantısında anneme sormuş Betül'e neden zeytin koymuyorsunuz da domates koyuyorsunuz diye. Annemde zeytini yemiyor ben de doysun diye peynirin yanına domates koyuyorum demiş. Ve benim biricik öğretmenim bana zeytini sevdirecek ya anneme demiş ki sen koy ben yedirtirim ona. Annemde sevinmiş tabi evde biz söz geçiremiyoruz ama siz öğretmenisiniz sizi çok seviyor siz sevdirirsiniz zeytini diye. Neyse okula gittim beslenme saati geldi öğretmenimiz çıkarın beslenme kaplarınızı yemeklerinizi yiyin dedi. Çıkardım kabımı bir açtım ki peynir zeytin. Tabi ben şaşırdım kaldım, kendi kendime diyorum herhalde annem ablamın beslenmesi ile karıştırdı. Neyse benim niyetim peynirle ekmek yemek derken öğretmen geldi yanıma yiyeceksin o zeytinleri dedi. Yemek istemiyorum, sevmiyorum diyemedim aval aval yüzüne bakıyorum, bu kez daha yüksek sesle yiyeceksin dedi. Ben iyice sus pus yanaklar al al ne olduğunu anlamaya çalışırken öğretmenim ağzımı zorla açtırdı, açmazsam parmak uçlarıma cetvelle vuracağını söyledi. Mecbur açtım, avucunda tuttuğu zeytinleri ardı ardına doldurdu ağzıma. Çiğne çabuk yut diyor. Ben iyice kızarmaya başladım, nefes alamadığımı hissettim, çekirdekleriyle birlikte ağzımda gram nefes alacak yer yok, resmen burnuma kadar zeytin dolmuşum. Allah affetsin ama sanki zeytin değil de başka bir şey yiyormuşcasına bir iğrenme bir öğürtü derken bir kustum. Sanki zeytinler burnumdan çıktı, öyle boğuldum öyle öksürdüm ki öğretmen ölüyorum sandı sırtıma falan vurdukça vuruyor. Bir yandan da nasıl söyleniyor sanki ne verdik de bu kadar iğrendin sokakta bu zeytini bulamayan onca aç çocuk var diye. O bunları söyledikçe ben ağlamaya başladım.
Sonrası mı? bu olay olurken 7 yaşımda çocuktum. Şimdi 28 yaşında bir bireyim ve hala zeytin yiyemiyorum, yememeyi geçin yine Allah affetsin görüntüsüne tahammülüm yok. Belki o zamanlar öğretmenim zeytinleri zorla ağzıma tıkayıp beni boğulmanın eşiğine getirmeden önce usulca konuşup zeytinin yararlarını saysaydı, belki bir zeytin fidanının yetişmesi 20-30 yıl kadar sürdüğünü, verilen emeği, hasatı, hepsinden önce verilen nimete şükretmem gerekip bu şekilde tadını bile bilmeden ön yargılı olmamam gerektiğini anlatsaydı bugün belki zeytin manyağı olabilirdim.
Ve ben daha 7 yaşında iken kendisini çok seviyorken, okumayı sökme günüde bana okuttuğu satırları aslında içimden okuyabilirken yanlış olursa yine dövecek misin ya da zorlayacak mısın diye korkup dışımdan okumamazlık yapmazdım. Hatırlar mısın öğretmenim? İlkokul ikinci sınıftayken herkesin içinde bana ve anneme daha okumayı sökemedi, okuyamıyor, siz en iyisi bunu birinci sınıftan tekrar başlatın dediğini. Keşke bunun yerine benimle biraz konuşabilseydin. Yazmak okumaktan daha zor iken ben yazıp ama okuyamıyorken (içimden okuyordum sesimi bir türlü çıkaramıyordum) bunun üzerine gidip, bana yardımcı olsaydın. Öğretmenim, Ahmet Hocanın kitabında öyle değişik anılar, olaylar var ki. O gerçek yürekli öğretmenlerimizin bir çocuğu nasıl çiçek edip bu ülkeye ağaç olarak döndürdüklerinden bahsediyor. Öğretmenin öneminden bahsediyor. Ama ben sizin hakkınızı yemeyeceğim. Ben de sizden bir şey öğrendim. Tek başıma mücadele etmeyi. Siz bu okuyamıyor alt sınıfa verin dediğiniz gün sömestra girdiğimizde ben evdeki tüm ders kitaplarını ince hikayeleri bağıra bağıra okumayı öğrendim. Ve siz benimle 3 sene daha geçirmek durumunda kaldınız, okuyamaz bu dediğiniz kızı mezun ettiniz. Sizin bana yapmadığınızı ben kendime yaptım ve size inat okudum. Okumaya da devam ediyorum.
******
Çok uzun bir yazı oldu farkındayım. Ama kitabın içeriğini etkinlikte yer alan diğer arkadaşlarım öyle güzel ifade etti ki ben üzerine pek bir şey eklemek istemedim. Sadece 2 gündür içimden taşan 20 yıllık bu anımı paylaşmak istedim. Öğretmenler, lütfen öğrencilerinizi sevin, lütfen değer verin, yapamaz demeyin. Işıkları olun, aydınlatın onları. Ve en önemlisi çocuk olduklarını unutmayın, korkutmayın, sınıfta rencide etmeyin.
Ne demiş Henry Adams; "bir öğretmen sonsuzluğu etkiler, etkisinin nerede sona ereceği bilinmez."
Ve ne demiş Atamız; "eserinin üzerinde imzası olmayan yegane sanatkar öğretmendir."

Bu şahane kitapla bizleri buluşturan Ahmet Şerif İzgören Hocaya sonsuz teşekkürler.