137 syf.
·11 günde
Bu yazıyı bir inceleme değil de deneme yazısı gibi okuyun lütfen.

''Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben.'' Kitap bu cümlelerle başlıyor. Bu karakterin ne kadar hasta olduğunu, siz de hasta olarak okuyorsunuz. Afakanlar basarak, diş gıcırdatarak, bütün vücudunuzdaki kanın ellerinize hücum ettiğini hissederek ve öfkeden ateş basarak... Çünkü Fyodor Mihailoviç Dostoyevski bir karakteri öylece anlatıvermez, o size bunu tamamen aktarır. Sahneyi izlemezsiniz, sahnenin içine girer, gerekirse o hastalıklı beyni kafanızın içinde hissedersiniz. Bir başka inceleme yazımda daha söylemiştim, bu adam için sözün kelimenin yetmediği yer diye bir şey yok. Bu kitapta da ruhu ve zihni delik deşik baş karakteri, neyi neden yaptığını çok iyi anlayarak okutuyor bizlere.

Bilmek yahut anlamak, her zaman çözmeye yetmez. Bir insanın aklında kusur varsa, bunun sebebini bilirsiniz ama çözüm yine kendisindedir. İnsan, bir tek kendi iç dünyasındaki sıkıntıyı, eğer karar verirse kolaylıkla çözebilir. Kolaylıkla dememe bakmayın. Zaten asıl mesele, insanın neyi yanlış yaptığını fark etmesi değil midir? Hanginiz kendinize dışardan bakabiliyorsunuz? Hangimiz dış dünyayı hesaba çektiğimiz kadar kendimizi hesaba çekiyoruz? Tamam tamam, hepiniz kusursuzsunuz beyler bayanlar. O kadar kusursuzsunuz ki dünya berbat bir yer değil. Hep başkaları kötü, sizin hiç payınız yok. Şu kolaylıkla meselesine dönelim tekrar, eğer bizler başkalarını gözetlediğimiz kadar kendimizi düzeltip daha iyi insanlar olmayı becerebilseydik (insan olmanın getirdiği küçük kusurlar ayrı tutulmak üzere,) en azından birbirimizle olan ilişkilerimizde daha rahat ve huzurlu olabilirdik. Tükürülesi mahkeme suratı ifademizin yerini, dostane bir bakış alabilirdi. Ama karnı kurtlu öyle çok insan var ki, bir başka insanın yıkıntısı üzerine kendisini ancak! iyi hissedebiliyor.

Çocukken sanırdım ki dünyadaki bütün hırs ve kötülüklerin sebebi sadece para. İnsanlar yeterince paraları olursa, yokluğun kursak kurutan ve yutkunmayı zorlaştıran o acı tükürüğü yok olur ve insanlar birbiriyle daha rahat geçinir. Sıcak bir kalbin, aile birliğinin ve geçinecek kadar parası olmanın çözemediği hiçbir şey yok sanırdım. Sonra kitap okudukça, insanlarla tanıştıkça, haberleri izledikçe, çevremdeki insanları daha iyi daha net gözlemledikçe, insan olmak denilen o zayıflığın benim sandığımdan bambaşka bir şey olduğunu anladım. Sırf insan olmak dahi kötü olmak için kâfiydi. Bakın beyler bayanlar! Bu dünyada kendi kendinizle mutlu olmayı öğrenmek zorundasınız. Çünkü insan ancak kendi kalbi sağlam olursa mutlu olabilir. Eğer sürekli dünyadan şikayetleniyor, sürekli bir karamsarlık içinde yaşıyorsanız, bunun balık ya da yengeç burcu olmanızla, deliliğinizin gelgitlerinizin ikizler burcu olmanızla, içinizdeki hainin akrep olmanızla, karı kıza düşkünlüğünüzün boğa burcu olmanızla, titizlik sanarak etrafa bilmişlik taslamanızın başak burcu olmanızla, uyuzluğunuzun aslan burcu olmanızla ilgisi yok. Bu iş kendi karar vermenizle ilgili. Karar veren adım atar, kendinize bir adım atın. Kimin neye ''sahip olduğu''nun bir önemi yok ki. Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Çünkü baş karakter, karaktersiz olarak hakaret edilecek türde biri ve tam çizmeye çalıştığım tablodaki gibi. Falanca filanca itibar etmeyince, buna üzülmeyecek hiç kimse yoktur. İtibar görmemek herkesi ruhen hasta eder, üzülür. Lakin bocalamanın da bir noktası vardır. İnsan hatanın eşiğine gelebilir ama eşikten adım atmamak bizim elimizde. Bütün bir kitap, rahmetli Ayşen Gruda'nın gerzeği gibi bu, mesleği memurluk, işi gerzeklik olan adamın hezeyanlarıyla geçti. Tamam karşındaki insanlar beş para etmez tipler diyelim, ne diye dişiyorsun? (Yöresel bir ifade dişimek; yani kazımak, eşelemek, kökünü ortaya çıkarmak, üstü kapalı duracakken topraktaki pisliği ortaya çıkarmak gibi bir anlamı var.)

Adam itibar görmeyi o kadar kafasına takmış ki, buna üzülmesini anlamakla birlikte, yaptığı hareketleri, girdiği saçma sapan konuşmaları anlamak mümkün değildi. Herkes kötü olamaz şu hayatta. Bir siz iyi olamazsınız! Bütün hayatı boyunca çevresine duvar örüp, insanların hep kötülüklerine odaklanırken, kendimiz neyiz ne yapıyoruz bunu da düşünmek gerekir. Kitapta toplumun aksayan, çarpık yönleri de Gogol'un hikayelerindeki gibi ama mizahsız bir şekilde aktarılıyor. Lakin çaresiz kaldığımız yerde ayağımızı bataklığa atmamak da elimizdeyse geri duracağız. O kadar rezillik içine girmeye, anlamayacak insanlardan göreceğimiz dandik bir iltifatın peşine düşmeye gerek yok.

Hayat bana 2 çeşit gurur olduğunu öğretti: Aslında birincisine onur desek daha doğru bir tabir olur. Onur kibirden ayrı, şerefli bir özelliktir ve her insanda olmalıdır. İkinci tür olan, kötü insanların da özelliği olan, hak etmedikleri bir itibar görme isteği, kendilerinde her şeyi hak görme, onların o biricik gururları okşansın diye gerekirse birilerinin ayaklarına kapanması, eğer zenginse parasıyla insanları ezme, eğer bu kitaptaki gerzek gibi fakirse kendisinde olmayan özelliklerle o paçavra gururu için hava atmaya çalışma gibi bir özellik.

Peki hata olduğunu bile isteye bir insan bir davranışı sürdürür mü? Yazının en başındaki düşüncelerimi çürütmeye niyetli değilim, yo hayır. Eğer akıldan noksan, kalpten de yoksun değilse, doğru olmadığını bildiği hareketleri sürdürmez insan. İşte kitaptaki karakter sürdürdüğü deliliklerden zevk alan, yardım edilmesi imkansız bir karakterdi. Umutsuzluğu en acı zevk olarak görmek... Deli mi ne?! Öç almak. Öç almaya o kadar kafayı takmıştı ki, bunun bir öznesi olsun olmasın fark etmiyordu. Durduk yere gelip çamur gibi bulaşan tipler vardır hani. Hah işte o, bu karakter. Deli çünkü. Çünkü rahatlamak ister, peki ama nasıl? Dünya yansa rahatlamayacağını bildiğiniz insanlar hiç yok mu? Ne yazık ki bir Dostoyevski olmak benim için güzel bir hayaldir ama iyi bir gözlemci olduğum konusunda iddialıyım. Öyle insanlar var ki, onun rahatlaması mümkün değildir, ama geberip giderse atılan toprakla rahatlayacak çok mazlum insan vardır. Bu kitapta da aynı şeyi düşündüm. Bu insanlar kendilerine çok değer verdikleri için mi diğer insanları köpekleştirmek istiyor, yoksa en başta kendilerine kendileri değer vermedikleri için mi, sanrıları içinde saldırganlaşıyorlar? 7. bölüm aslında benim sorularıma hayli cevap veren bir bölümdü ve bu çok ürkütücüydü. Bu kitaptaki Dostoyevski'den korktum. Bunları umarım sadece gözlem üzerine yazmıştır. Umarım bu düşüncelere sahip biri olmamıştır hiç.

Nankörlük, budalalık, kendini nimetten sanma, sonra aslında bir gram değer görmeme, basitlik, bayağılık bir araya geldiğinde toplum tümörleri, bulundukları çevreyi de hasta ederler. 8. bölümde ''...akıl öğrenebildiği kadarını bilir.'' diye bir cümle var. İşte hasta insanların akılları zindanıdır. Onlara o zindanda geçirebileceğimiz bir bilgi yoktur. ''Kim olursa olsun, birine hükmetmeden, onu ezmeden yaşamam mümkün değildi benim.'' Bu cümle iyi özelliklerden yoksun karakterin özeti. Eline biraz imkan geçince kuduran her kim varsa düşünün. Hükmetme tutkusu... İşte bu yüzden kitleler helak oluyor.

Şimdilerde yeni hedef cinsiyetsizleştirmeymiş. Oyuncaklar ve çocuk kitaplarında acayip acayip şeyler dönüyor. Erkek bebek ama kadın kıyafeti giymiş ve makyajlı falan örnekler gördüm. Çocuğun aklı henüz küçükken karıştığı için, büyüdükçe bütün herkes tek bir cins gibi gözükecek, kafayı zaten görünüşüne takmış yeni dünya, tamamen bunun üzerinden kolayca yönetilecekmiş. Peki bu yönetecekler kimler? İşte bu derin hırs kime ait? Düşüncemizin alamayacağı kadar kötülüğün olduğunu biliyorum, biliyoruz. Bu kitabı sadece bir klasik eser gibi okuyamazdım. Bu kitap, benim için kötülüğün sadece bir çekirdeği oldu ve bu çekirdek bir yerlerde çoktan kök salmış, palazlanmış koca bir ağaç. İyiliğin olmadığı bu kitapta Emile Zola misali hayatın bütün iğrençliğinden, sadece küçük bir kesit okumak için ideal bir kitap. Fakat ben artık bir çocuk kitabı okusam iyi olacak. İçim şişti.