192 syf.
·8/10
18 Şubat, Pazartesi.

“İnceleme yazmalısın “ dedi birincisi.
“İnceleme yazmalı mısın ? “ diye sordu ikincisi.
“İnceleme de neymiş” diye alaya aldı üçüncüsü.
Dördüncüsü ve beşincisi umursamaz bir tavırla sigaralarından bir nefes daha çektiler.
Altıncısı orda mıydı emin değilim.

19 Şubat, Salı.

Bu incelemeyi yazarken tüm oda ve odadaki nesneler ben idi. Onlar ne kadar bense, ben de o kadar onlar idim. Ben aslında var mıydım? Ah, keşke bir sivrisinek olsaydım ve katilim olacak eli arayıp dursaydım. Umursamazdı insanlar zaten beni. Ben ne idim ki? Öldürülmesinin cinayet sayılmadığı bir yaşam için gerçekten “yaşıyor” denebilir miydi?

22 Şubat, Cuma.

Salıdan beri aynı soru kafamda. İlla cinayet sayılması için bir insanı mı öldürmeli? Bir sivrisineğinin canı alırken övündüğünüz vicdanınız nerede diye düşündünüz mü? Ben de düşünmedim. Bu saatten sonra düşünür müyüm? Bilmiyorum. Aslında asıl soru, hiç düşünmüş müydüm? Hem de bir sivrisineğin gözüyle...

25 Şubat, Pazartesi.

Yaptığınız her seçimin kaderinizde etkili olduğunu bilirken nasıl karar verirsiniz? Evinizin kapısından dışarıya adım attığınızda sağa veya sola dönüş seçimini yaptığınızda hayatınız aynı olacak mı sanırsınız? Sağa dönmek sonsuz ihtimal...Sola dönmek sonsuz ihtimal yaratır. Ya önemsiz gibi görünen o seçim sizin kaderinizi belirliyorsa? Ya ben bu incelemeyi yazma kararı aldığımda tüm hayatım değiştiyse? Bu riski alamazdım. İncelemeyi yazmayacaktım.

32 Şubat, Pazartesi

Yazmaya karar verdiğim andan beri çok gün geçti. Artık yazmalıydım.Aldım önüme kağıdı. Kağıt da artık bendim. Kalem zaten ben olmaktan hiç vazgeçmemişti. Akan mürekkep hayatımın anlarıydı. Hapsolduğum o an. Tüm geçmiş, gelecek şimdiki anda hapisti. Ve ben bu anın hem sahibi, hem kölesiydim yani bu an nasıl sizin için bu andan ileriye gidemeyecekse de benim için hem geçmiş hem gelecek idi. Yoruldum. Yarın devam ederim.

33 Şubat, Salı.

Tüm varoluşsal kaygılarımın getirdiği yorgunluk vücudumu artık ele geçirdi. İnceleme yazmak için fazlasıyla yorgunum.. Sanki dünyanın yaratılışından beri yaşıyormuşum gibi...

34 Şubat, Çarşamba.

Bugün kalktım. Yorgun değildim. Kalemi de aldım elime. Ama bu el benim miydi? Sanki bana emanet edilmiş gibiydi ve bana ait olmayan bu elle bir inceleme yazsam yazdıklarımın ne kadar bana ait olduğunu iddia edebilirdim ki? Neyse bunu düşünmekten de yoruldum. İncelemeyi yeterince erteledim,bir gün daha geç olmasından bir şey olmaz. Hem edebiyat yapmayı da beceremem...

36 Şubat, Cuma.

Kitabı okuduğumdan beri öyle uzun süre geçti ki ne anlattığını hatırlamıyorum. Sanırım artık kitap hakkında söz sahibi değilim. Önceden öyle miydim ? Bir gün daha böylece geçti.

39 Şubat, Pazartesi.

Üç gündür kitabı unutarak hatırladım. Bir hikaye anlatıyordu. En az -yapabilseydim- benim yapabileceğim incelemenin barındırdığı kadar felsefe barındıran bir kitap. Okuduklarımı anlamıyorum diye yazarında anlamadan yazdığı önyargısına sahibim sanırım. ( Belki de Schopenhauer yine haklıdır: Sadece süslü sözlerle beni kandırmıştır.)Ama yinede bu hareketimden dolayı kesinlikle herkesin olduğu bir mahkeme kurulmalı ve herkes her şeyiyle gelmeli. Yazar kitabı, kalemi, hayatındaki herkesi, kitabı yazarken kullandığı masayı ve hatta kitabı yazdığı odayı da yanında getirmeli. Hakim mi? Hakim zaten her anımızda bizimle. Onu dışarıda arayanlar da haklı ama içinde arayanlar daha haklı. İncelemeyi yazmama yada yazmamama Hakim karar vermeli.

40 Şubat, Salı.

Hakim kitabın zaten yeterince felsefe koktuğunu, yazılanların altlarındaki anlamları anlamak için birden fazla konuda yeterlilik sahibi olmanın gerektiğini, olay örgüsünün zamandan bağımsız anlatıldığını, yazarın kitaba dahil olup karıştığını, karakterlerin yazarın haberi olmadan kendi düşüncelerinin olduğunu, yazarın bazen taş, bazen balık, bazen sivrisinek olup bir türlü tam insan olmadığını anlattığı için incelemeyi yazmamam konusunda karar kıldı. Beni büyük bir yükten kurtardı.