2085 syf.
"Savaş ve Barış nedir? Bu bir roman değil, bir poem de, bir vakayiname de değil. Savaş ve Barış, yazarın tam da dile getirildiği biçimde dile getirmek istediği ve yapabildiği bir şey."

Yazarın önsözünde dile getirmiş olduğu bu sözün ne anlama geldiğini kitabı okuyunca çok iyi anlıyoruz. Başta bu sözü okuduğumda fazla bir anlam verememiş, üzerinde durmadan geçmiştim. Ancak kitabı bitirip geriye dönüp esere baktığınızda başta üzerinde durmadığınız yazarın girişteki cümlesi geliyor aklınıza.

"Peki neden?" diye sorabilirsiniz. Çünkü; bu koca eseri ne tam bir roman diye ne tam bir tarihi eser diye ne de tam bir felsefik eser diye niteleyebiliyorsunuz. Üçü bir arada...

Kitapla ilgili duyduğum kadarıyla 500'den fazla karaktere sahip; duyduğum kadariyla diyorum okurken bunların sayısını tutacak değilim. Böyle deyince gözünüz korkmasın, 8-10 tane ana karakter var, yan karakterler onlardan birisinin kitap boyunca belki bir defa rastladığı bir karakter olabiliyor. Şahsen okuyana kadar kitapta 500'den fazla karakter oluşu, benim gözümü korkutuyordu.

Karakterlere gelecek olursak, genel olarak soylu çevrelerden seçilmiş karakterlerdir. Zaten kitap bir baloda başlıyor. Soylu muhabbetlerini, ticaret yapar gibi evlilik planlarını sevmiyorsaniz, siz de benim gibi kitapta ara ara sıkılabilirsiniz. Çünkü, Moskova'nın kapısına Napolyon 500 bin kişilik orduyla dayanmış, bir bakıyorsunuz bazı karakterlerin derdi hala zengin kız bulmakta. Zengin kız bulmakta demişken Ruslarda bizimkinin tersi bir durum söz konusu sanırım; bir erkek evlendiği kadından drahoma adı verilen bir para alıyor.

Karakterlerden Piyer Bezuhov ve Andrey Bolkonski üzerinden Tolstoy, hayatın anlamı üzerine gelgitlerini, düşüncelerini aktarmak istemiş gibidir. Bu iki karakteri özellikle hayatın anlamı konusu üzerine kullanmış yazar.

Mariya Bolkonski'nin kitabın başında insanda uyandırdığı izlenim, kendini dine (tarikatvari- dogmatik) vermiş, babasına karşı çokça saygı ve besleyen ancak babasından yeterince bu karşılığı göremeyen, itici dogmatik görünen bir karakterdir. Ana karakterlerin 'yan'ı olmasına karşın ilerleyen sayfalarda Tolstoy tarafından odak noktasına doğru terfii ediyor kendisi.

Kitapta, ismiyle oldukça uyumlu karakter olan Nataşa... Kitap boyunca Napolyon'un Rusya seferinden çok Nataşa'nin aşk hayatını daha çok merak eder halde bulabilirsiniz kendinizi. Aklımda yanlış kalmadiysa en azından 4-5 kişiyle ilişkisi oldu. İşin ilginç tarafı hepsine aynı kuvvetle aşık olmasi, bir ara nişanlısı varken başlasına aşık olmasi; ikisini birden istiyorum, imkanı yok mu acaba diye düşünmesi gibi etmenlerden dolayi şahsen benim pek hoslandigim bir karakter değildi kendisi. "Nataşa mutlu sona ulaştı mi?" sorusunun cevabı için kitabı okumalisiniz (:

Olay örgüsü giderken sonraki bir bölümde Tolstoy araya girip, savaş hakkında dipnot geçiyormus gibi oluyor. Yazar bu şekilde bir anlatımı tercih etmiş. Bir romancı gibi bir bölümde olay örgüsünu sürdürürken ve karakterlerin yaşadıkları hayatın içindeyken, bir sonraki bölümde bir anda tarihcinin kaleminden savaşın gidişatını okurken kendimizi buluyoruz.

Kitapta aralara serpistirdiği (tarihci olduğu kısımlara) kısımlarda tarihçilerin, olayları tek bir kralın, imparatorun vb kararlarına bağlayarak anlatmasına sürekli eleştiren yazar, aynı zamanda yüzbinlerce insanın neden birbirlerini öldürdüklerini felsefeci olarak sorguluyor. Özellikle epilog'un ikinci kısmı tamamen bu şekilde yazılmış. Bence kitabın en güzel kısmıydı.

Kitapta eleştireceğim birkaç durum var: Adeta Tolstoy, roman yazmamış, film çekmiş gibi davranarak, Fransız karakterleri ve bazı Rus karakterleri Fransızca konuşturuyor. Epub okuyorsaniz bu durumdan daha az rahatsız olacaksınız ama yine de sıkılıyor insan bir süre sonra bu durumdan. Ancak bir açıdan da o dönemde Fransa'nın ve Fransızca'nin üstünlüğünü güçlü bir şekilde hissetmiş oluyorsunuz. Yazarı en çok eleştireceğim nokta kitapta çok ağır bir kadercilik havasının hakim olmasıdır. "Olmasi gerekti, oldu" anlayışını güçlü bir şekilde hissediyor ve sözü bire bir başlıca karakterlerden de duyuyorsunuz. Başta Napolyon'un, Kutuzov'un, Aleksandr'in olmak üzere aslında tarihte önemli önemsiz tüm krallarin, komutanların etkinliğini çok çok aza indirgemesi bence çok mantıklı bir düşünüş değildir. Tolstoy burada aşırı felsefik yaklaşarak böyle bir fikre sahip olmuş olabilir. Epilogta özgür irade üzerine yazılarından bu sonuca ulaşıyorum. Yoksa çok daha fazla eleştiri getirmeyi düşünüyordum.

**** Son eleştirim, SPOİLER içerebilir.****



Son eleştirim ise şu; kitabın sonunda ana karakterlerimizin birer birer hidayete ermeleridir. Herkes adeta birer Mariya Bolkonski çizgisine geldiler. Mariya Bolkonski'nin yıldızı da sonlara doğru parladığı düşünülürse Tolstoy'un bunu özellikle yaptığını düşünebiliriz. Bari biri hidayete ermeseydi de okurken aklıma Amak-ı Hayal gelmeseydi. Şimdi düşününce bir tane geldi aklıma hidayete ermeden göçüp giden: Baba Bolkonski. Ama onu da ana karakter olarak değerlendirmek ne kadar doğru olur bilemedim.


****SPOİLER BİTTİ****


Kitap oldukça yorucu gelebilir. Bu nedenle çok aşırı boş bir zamanızda okumanızı tavsiye ederim. İzlediğim bir videodaki kişi: "Dostoyevski daha çok bir psikolog, Tolstoy ise bir sosyolog gibidir." demişti. Karamazov Kardeşleri de yakın zamanda okumuştum. Şimdi gerçekten bu söze hak veriyorum.

Napolyon'un Rusya seferiyle ilgili güzel bir belgesel izlemiştim kitabı okurken. Şahsen kitabı okurken, olayın ne olduğunu anlamak açısından faydası oldu. Size de tavsiye ederim:

https://youtu.be/14YHcAI1qH4

https://youtu.be/dUV3xdC5T2U


Keyifli okumalar.