“Neden yanımda değilsin?”
Sanki bir yandan sürekli kanayan yarasını eliyle bastırırken bir yandan da senden yardım ister gibi acı, çaresizlik ve hayal kırıklığı vardı yüzünde. Ayaktaydınız. Birazdan olduğu yere yığılacak kadar solgun, yorgun, dermansız bakıyordu. Akşamüstü tenhalığında, tam üç kelimelik, tahrip gücü yüksek bir el bombası düştü aranıza. Paramparça oldu yüzün. Kulakların sağırlaştı patlamanın gürültüsünden. Ondan sonrasını göremedin, duyamadın. Ortalığı uğursuz bir sis bulutu kapladı. Aranıza suskunluk girdi. Aranıza kaçışlar girdi. Aranıza sitem, sefer saatlerine geç kalmanın huzursuzluğu, üç parça giysi, vedalar, vedalar, vedalar, nihayetsiz, bitmek bilmeyen, aranıza gücenmeler...
Arkanı dönmüş yürüyordun. Onun yüzündeki ifadeyi merak ettin. Arkandan nasıl baktığını. Sevdiği adam giderken, arkasından bakan üzgün kadınların yüzü; kırık ayna, soluk fotoğraf, kitap arasında kurutulmuş çiçek, yağmur yüklü bulut ve gücenmiş ve incinmiş ve dargın başka başka şeyler. Sevdiği adam giderken, kapıda kalan kadınların yüzü. Eşikte kalmış. Ne içeride ne dışarıda. Eşikte. Evin, hayatın, aşkın, öfkenin, özlemenin, hep beklemenin eşiğinde.
Kapının eşiğinde durmuş bakarken senin gittiğini sanıyor. Sen de öyle sanıyorsun. Bindiğin vapur hareket edince git gide görünmez olan kıyıdaki evlerin ölgün ışıklarına bakarak uzaklaşıyorsun. Uzaklaşıyorsun fakat gidemiyorsun. Kalbin orada, aklın orada, kazağa sinmiş kokun orada, birlikte söylediğiniz şarkılardan kalan sesler orada, içtiğiniz sigaraların dumanı orada. Gidemiyorsun. Çünkü aynasında yüzün var. Çünkü hâlâ bir fotoğrafın saklı kitaplığın arasında bir yerde. Çünkü sen... Çünkü gitmek...
Karanlık bir denizin ortasında gibisin. Nerede olduğunu bilmiyorsun. Sıkışıp kaldığın yokluk duvarlarından kimsenin haberi yok. İki dünya arasında, masallarda bile anlatılmayan bir kuytu yere düştün. Kendi sırrına. Işıklar söndü. Etrafına bakınmaktan vazgeç. Kendi sırrında kaybolan insanlar; kökleri kurumaya yüz tutmuş çam ağacı, kör kedi, çırpındıkça nefesi tükenen balık ve ölmeye yüz tutmuş başka şeyler.
“Ben düşüyorum!”
Telefonda mı söyledi bunu, yoksa üst üste yazdığı birkaç mesajın arasına mı sıkıştırmıştı? Hatırlamıyorsun. Hatırladığın tek şey, o lafı duyduğun anda karnına saplanan çocukluk ağrısı. Seni çok dövdükleri yere giderken peşine takılan çocukluk hayaleti. Seni orada unutup gittikleri korku tüneli. Çocukluk. Kapıları tutan bezirgân başı. Ölmüş usta. Yaralı dizler.
Düşüyorum dediği anda yanında olman gerekmez miydi? Nasıl uzadı aranızdaki mesafe? Hep oradaydı da sen mi göremedin? Duyar duymaz ayağa kalktın, odanın içinde birkaç adım attın, herkes meraklı gözlerle sana bakıyordu, kötü şeyler olduğunu gizledin odadakilerden; düşerken elini sana uzatan bir kadının acısının altında kaldın, vücudun kaskatı kesildi acıların enkazında. Onun için yapabildiğin yalnızca bu mu? Odanın bir ucundan diğer ucuna, birkaç telaşlı, sıkıntı yüklü adım. Sen de düştün. Odadakilerin görmediği bir yere. Özrün, tesellin, sığınağın, masumiyetin hepsi bu kadar. Birkaç adım. İçine akan birkaç damla gözyaşı.
Ertesi gün buluştunuz. O mu seni çağırdı sen mi onu çağırdın bilmiyorsun. Bunun bir önemi kalmıyor yan yana geldiğiniz andan itibaren. Yan yana geldiğiniz andan itibaren bütün ekmekler taze, bütün gelinler güzel, bütün kayıplar geri dönmüş. Yan yanasınız ve şehir bir atlıkarınca kadar göz alıcı. Yan yanasınız ve bütün çöller Leyla.

...