tarih/ alternatif tarih
temalı hikaye etkinliği için yazılmıştır.

jeanne d'arc… jeanne d'arc…

Sahil kıyısındaki dinlence parkında, her zaman bir kedi görürdünüz orası onun meskeniydi. Sizde o bölgenin sakini iseniz oradan mutlaka geçerdiniz böylelikle yolunuz kesişirdi. Kara bir kedi idi. Agresif bir davranışına hiç rastlamamıştım. Yalnızca birinden veya kitleden kaçmak istediğinde hızlanırdı, diğer bütün kediler gibi, lakin yaşlı bir kediydi bu da hareketlerine ne kadar hızlı olursa olsun yansıyordu. Yaşlı olduğu kadarda büyüktü. Temkinliydi fakat alarm zilleri onda erken çaldığı için haşin bir kaçış söz konusu değildi. Hayvanları severim kedileri de fakat kediler içindeki bu kediye buradaki halkın bir bölümü gibi ben de alışmıştım. Uysal davranışları atak davranışları içgüdüsünün sesine uyarken ki uyanıklığı, canlı sakinliği Dmitri Shostakovich dinlediğini düşündürtürdü bana nedense… Antika düşkünü bir tablo ekspertizi gibi bakardı çevresine. Bazen dost bazen asi bir yüzle çıkardı ortaya. Bilirsiniz * kediler gerçek anarşisttirler. Kara kediyle ilk şöyle tanışmıştım. Bir yağmur günü parkta, ''tentenin altında'' kapana kısılmış gibiydim. Muhteşem iri damlalı bir yağmur seli başlamıştı. Karaltı, miyavlayarak yanıma hiç tereddüt etmeden geldi. Dur durak bilmeden mırlıyor, pantolon paçalarımın arasında kuyruğunu sararak sürtünüyordu. Bense tavuktan arta kalkan kemikleri taşla ezmiş gazete kağıdı arasında bir kediye rastlarsam bırakırım diye yanımda taşıyordum. Bu kediye de işte ilk defa o zaman rastladım.

‘’Acıktın mı?’’
‘’Miyav miyav’’

Çam ağacının altındaydık iki ayağı üzerinde yaya gibi uzanıp gerindi tırmaladı. Üzerindeki uyuşukluğu atmak ister gibiydi. Ben de gazete kağıdını açarak içindekilerle onun önüne bıraktım. Nefes almadan yemeye başladı, az ötedeki otobüs durağına ilerlerken ardıma dönüp baktığımda o da baktı ‘’bu iyi insan kim acaba?’’ der gibi, minnettarlıkla.

Mayısın 2. haftası işte tam o esnada yol kıyısında rast geldim kediciğe, son görüşüm olduğunu bilmiyordum. Önce uykuda sandım uzanıp güneşin tadını çıkartmakta diye düşünürken dikkatlice bakınca göğüs kafesinin hareket etmemesi durumu beni şüphelendirdi, nefes almasının durduğunu anlamamı sağladı. Anlamam ile birlikte içim cız etti. Kıyısında bir yere onu kulvar alarak çömeldim. Bazen rüzgar gibi paten ayakkabılarını giymişcesine gölgesini ardında ilelebet sürükleyen içinde uçurtma gibi çocuksu heyecanları barındıran, yerine göre zarif, yerine göre zorlu olmasını bilen... Zihnime anılarıyla doldu kedicik. Ölmüştü işte. Şurada zamanı haber verircesine devinim halindeki denizin sürükleyip kıyıya fırlatıp attığı çalı parçası veya kütükler gibi cansız bedeni boylu boyunca uzanmış yatıyordu, dikkatlice bakınca burnundaki hafif kan lekesini görmem zor olmadı. Gözlerini de. Gözleri açık gitmişti. Gözleri parıltısını yitirmiş bilyeler gibi donuk bakıyordu. Bir diğer dikkat ettiğim şey üzerinde uçuşan çöküşen sayısız miktardaki irili ufaklı sineklerdi, vızıltıları hiç susmamacasına akıp giden uzayan. Büyük ihtimalle ana yoldaki bir araç çarpmış, herhangi biride kuyruğundan sürükleyip bu çöp kutusunun yanındaki izbe yere bırakmıştı, öyle gözüküyordu.

Aynı gün, gün güneşli, Pazar günü sabah ile öğle arası bir sessizlik. Üç genç bayan karşıdan karşıya geçiyordu. Kaldırım üzeri yüksek bir binanın köşesi aynı zamanda, parka yukarıdan gireceklerdi. Park bir kaç bank, zemindeki parke taşlar, minik çayırlık alanların toplamından oluşuyor. Genç erik ağaçları, yaşlanmış yüksek çam ağaçları da var. Hafif bir rüzgâr var. Diğerlerinden biraz uzun, zayıf, yeşil gözlü küt saç modeli olan genç bayan ürküntü ile bedenini geriye çekiyor. Yanındaki arkadaşları olduğu anlaşılan diğer iki bayan kedinin cansız bedenine ve ona bakıp inanmazlıkla tebessüm ediyor. Elleri onun eline, koluna dokunup güç verir gibi destekliyor, teselli veren sözler ettikleri belli, aksayan yürüyüş bir süre sonra tekrar rayına giriyor. Onlar uzaklaşırken ortadaki sarışın genç bayan güneş gözlüklerini takıyor. Oradan sonra başka insanlar akıyor ama hiçbiri manzaranın farkında değil veya öyle davranıyor.

Çok değil bir kaç gün sonra alman kurduna girişmek isteyen sahibesinin zincirini sıkı, sıkı tuttuğu hırlayan minik bir köpeğin türünü sorduğumda Jack Russell teriyer cevabını aldım. Köpeğin (şaşkınlıkla fark ettim ki) sahibi oydu, yerde yatan kazaya kurban gitmiş kediyi gördüğünde irkinti ve üzüntüyle gerginleşen o genç kadın. Jeanne D'arc şimdi bana köpeğinin hamile olduğunu yavruları (bir tanesi dışında) bir süre sonra elden çıkarmak istediğini ama satmayacağını anlatıyordu. Arkadaşlarının ona bu lakabı taktığını söyleyen J.D. ile daha sonra tekrar çeşitli zamanlar yollarımız kesişti. Birlikte bir film bile izledik. J.D' a benziyordu. Yani onun belgesel filmlerde gördüğüm halini anımsatıyordu. Fakat asıl hamburger yemeyi sinemaya gitmeyi seviyordu. Pazar alışverişlerini hiç kaçırmazdı. Birçok erkek arkadaşı olmuştu. Gazetenin magazin sayfalarını okumayı severdi, makyajını tazelemeyi, aynanın karşısından mümkünse çekilmemeyi. Hiç bir edebiyat eseri okumamıştı. Lüzum duymuyordu ama neden lüzum duyulur onu da bilmiyordu. Çocukken ona masal okuyan hiç kimsesi olmamış. Bazen ‘’J. D. kim onu bilmiyorum, bana öyle derler’’ diyor. ‘’Kemal, sence ben ona benziyor muyum?’’ diye soruyor. Bense ‘’Biraz andırıyorsun’’ diyorum. Mutlu oluyor. J. D. muhtemelen geçmişten Mayıs 1429’dan günümüze ışınlansaydı: Büyük bir ihtimal pazar fiyatlarını sorar, sorgulardı diye düşünüyorum, yabancılaşmayı, enflasyonu, üretim ile tüketim arasındaki dengenin nasıl sağlanabileceğini, iş gücünün fiyatının neye göre belirlendiğini falan. Bütün bunları anlayabilmek içinde belki bir kütüphaneye dadanırdı. Ayrıca bütün bunları **Mutsuzluğunun nedenlerini bildiği takdirde, mutsuzluğunu mutlu biçimde yaşayabileceğini düşündüğü için yapardı gibi geliyor bana.

Dipnotlar: *Şimdi hangi yazara ait olduğunu hatırlamadığım bir tespit. **Dostoyevski’nin buna benzer bir sözü olduğunu hatırlıyorum.