149 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Mutlu olmak için nelere ihtiyacınız var?
Sevgi dolu bir eş? İçini kendi zevkinizle döşediğiniz bir ev? Ayağınızı yerden kesmekle kalmayıp, gözlerinizi de alamayacağınız bir araba?
Yoksa daha basit şeyler mi sizi mutlu kılan?
Güneşin doğuşuna uyandığınız, hafif serin bir sabah örneğin..
Doris Lessing mutluluğu, kuracakları geniş yuvada arayan bir çifti anlatıyor.
Genç yaşlarının vermiş olduğu kendilerinin heyecan, diğerlerinin ise deli cesareti olarak adlandırdıkları kadar geniş bir yuva.
Olabildiğince çok çocuk istiyorlar, tatillerinde evlerinin tanıdıklarla dolup taşmasını.
Dört çocukları oluyor, altı yıl içinde.
Mutlular.
Beşinci çocuğuna kısa sürede gebe kalmak biraz şaşırtsa da onları hala sabırsız bir bekleyişteler.
Fakat bir terslik var.. Bu çocuk diğerlerinden farklı gibi. Fazla hareketli, fazla iştahlı. Daha doğmadan!
Doğum sonrasında ise terslik kelimesini arar oluyorlar.
Beşinci çocukları kabusları oluyor. Diğer çocukları kardeşlerinden kaçıyor, aslında ufak bir bebek o. Ama hayır, belki de farklı bir dünyadan gönderildi? Ya da öyle mutluydular ki bu mutluluklarının törpülenmesi gerekiyordu?
Kurdukları düzen yavaş yavaş çöküyor.
.
Doris Lessing’i Son Aydınlık Yaz ile tanıyıp; aile kavramındaki o naif, kırılgan ama ‘bir aradayken yıkılmaz’ hissini gösterebildiği için çok sevmiştim. Ve tabii ki kaçıp gidebilmedeki o tüy ağırlığındaki hafifliği. Bu eserinde de aile’yi ele alıyor, evirip çeviriyor ve girdiği her formun aslında bir diğerine bağlı olduğunu vuruyor yüzlerimize. Kelimeleri oyuna dahil etmiyor sanki, bir kasetten izliyor gibi oluyoruz yaşananları. Büyük evlerine giriyoruz çiftin, çocuk odalarındaki oyuncaklar ayağımıza takılıyor, kalabalık sofralara dahil oluyoruz. Ta ki Ben doğana kadar..