Penceredeki Kadın yavaş tempoyla ilerleyen ama sizi çepeçevre saran bir kitap. Kitapta tek bir mekan var, o da Anna Fox’un evi. Mekanın sadece ev olması sizi korkutmasın. Olay kurgusu öyle ince ince işlenmiş ki kendinizi okurken kaptırıyorsunuz.
Anna Fox, bir psikolog. Çocuk psikoloğu.
Geçmişindeki bir kaza sonrası agorafobik oluyor ve evinden dışarı adım atamıyor. Ailesinden ayrılmak zorunda kalmış ve evde tek başınayken de yapacağı şeyler elbette kısıtlı oluyor. Bu yüzden Anna da, film izliyor, bolca alkol kullanıyor ve komşularını dikizliyor. Hayatı böyle ilerlerken parkın karşısına yeni taşınan sıradan görünümlü aileyle hayatı tepetaklak oluyor.
O aileyi dikizlerken görmemesi gereken bir şeyi görüyor ve gerçeklikle arasında bir uçurum oluşuyor.
Acaba hayal miydi? Yoksa gerçek mi? Kim yalan söylüyordu? Anna delirmek üzere miydi?
Bu gibi bir sürü soruyla baş başa kalıyorsunuz ve Anna’nın gerçeği bulma savaşına ortak oluyorsunuz.
Kitabı okurken bazı şeyleri tahmin edebildim ama nedenlerin bazılarını oturtamamıştım. Sağolsun ki yazar olayı hiç havada bırakmamış ve bizim önümüze her şeyi son bölümlerde pat pat dökmüş.
Kitabın içinde bir sürü eski filmlerden alıntılar vardı ve en son, kitabın arkasına bu filmlerin not düşülmesi beni çok mutlu etti. Kesinlikle kendime zaman ayırıp o filmleri izleyeceğim.