·456 syf.····Okunma: 25 Temmuz 2019 15:43 Pekala... Kitabı sevip sevmediğimden emin olamıyorum. Düşününce okurken bulduğum negatif yanlar, pozitiflerden çok ama buna rağmen kitabı sevmediğimi söyleyemem. Konusundan biraz bahsetmem gerekirse: Genç bir kızımız var, babası devletin adamları tarafından idam ettiriliyor, kızımız da intikam yemini ediyor, yaşlı bir adam tarafından yeterince eğitildikten sonra bir tür suikast okuluna gönderiliyor.
Kitaptaki evreni sevdim, yaratılan ortamın “gotik” havası oldukça hoştu. Ama yazarın yazma biçimi ve sayfaların yarısını kaplayan dipnotlar... Yazar, okuyucuyla konuşurmuş gibi yazmış ve sık sık bizim “Amerikan esprileri” olarak adlandırdığımız, gerçekte o tür bir durumda asla söylenmeyecek esprilerle doldurmuş kitabı. Bazıları bu yazım biçimini seviyor ama ben bir yerden sonra “eğer bu yazar bir kez daha ‘ah, kızlar’ ile başlayan bir cümle kurarsa intihar edeceğim” diyecek hale geldim kitabı okurken.
Ve şu dipnotlar... “Ah kızlar, şu dipnotlar!” Hiç şaka yapmıyorum, bazı sayfalarda sayfanın yarısından fazla dipnot vardı. Yarattığı evrenle ilgili bilgileri (tarihi olayları vb) bu dipnotlara sıkıştırmış. Normalde fantastik evrenlerle ilgili bilgi okumayı severim ama bu şekilde olması hiç hoşuma gitmedi. Yazar, o bilgileri hikayenin içine sokamamış sanki de o yüzden dipnotlara koymuş. Ne yalan söyleyeyim, bir noktadan sonra o dipnotları okumayı bile kestim.
Kitapta öyle büyük bir “plot twist” veya şaşırtıcı çok bir şey yoktu. Daha kitabın başından olacak şeyleri kısmen tahmin edebilmiştim, buna rağmen olayların gidişatı beni yine de tatmin etti.
Şimdi gelelim, sadece kitabı okumuş olanların okumasını rica edeceğim sürprizbozan (spoiler) içeren eleştirilerime.
Mia’nın karakteri tam oturtulamamış gibi, fazla çalkantılıydı. Duygusuz biri miydi yoksa aşırı mı duygusaldı? Tamam, bu konuda kızın da kafası karışmış olabilir ama sanki yazarın da kafası karışmış. Kız son sınava kadar gelip masum birini öldürmeyeceğinden vazgeçiyor, hatta o sırada Kızıl Kilise’deki herkese karşı öfke duyuyor, çünkü masum birini öldürerek Scaeva’dan falan farksız olduklarını düşünüyor. Ama sonra Ashlinn’in ihanetini duyar duymaz koşa koşa Kızıl Kilise’ye onları kurtarmaya gidiyor. Hatta üstüne üstlük anında da Ashlinn’e “hain” diyecek hale geliyor. Oysaki Ashlinn de bu işi babası için yapıyor. Her neyse.
Kitabın başından beri katilin Ashlinn olduğu çok belliydi, çünkü yazar bize yeterince çok şüpheli vermemişti. Elimizde sadece Jessamine&Diamo, Tric, Suskun ve Ashlinn şüphelileri vardı, çünkü bu işi diğer çömezlerden biri yapsaydı ilgimizi çekmezdi. Jessamine ve Diamo çifti çok belli bir cevap olurdu, bu yüzden doğruca elendi. Tric zaten duygusal saçma bir şey çıkıyor. E bir de yazar şüpheyi Suskun’un üstüne çekmeye çalışınca Ashlinn’de bir iş olduğu epey bir anlaşılır hale geliyor.
Suskun demişken bu çocuk sessiz sessiz etrafta dolaşıp her şeyi görüyor da en son sahnelere doğru Mia’yı uyarıyor ya hani? Mia’ya diyor ki “Tric ve Ashlinn’e de güvenemezsin.” Sonra Mia katilin Ashlinn olduğunu anlayınca Suskun’un onu uyardığını fark ediyor. Buradan benim çıkardığım şey, Suskun’un Ashlinn’in katil olduğunu bilip söylememesi. Yanlış anlıyorsam düzeltin beni.
Ve Lord Cassius’un ölümü... Of. Şimdi siz bana diyorsunuz ki, Lord Cassius’u öldürecek kadar güçlü bir silahı, Kızıl Kilise’nin şahitlerinden biri en başından beri elinde tutuyordu. Hatta o kadar güvensiz bir tutuştu ki bu, Jessamine adlı kızıl saçlı bir veledin teki gelip teslisi çalabiliyor.
Sonra bir de Lord Cassius ölünce Mia cevaplar gitti diye üzülüyor, oysaki Tutulma adlı şu Gölgekurt hala duruyor. Ama zaten fark ediyoruz ki Gölgekurt da bir şey bilmiyor çünkü Cassius olduğu şeyi hiç sorgulamamış. Ben bu Cassius ne yapıyormuş ne kadar becerikliymiş onu da anlayamadım doğrusu.
Her neyse. Kısacası, bunca negatif yorumuma rağmen o kadar da nefret etmediğim bir kitaptı. Yanılmıyorsam ikincisi de çıktı. Seriye devam eder miyim, pek sanmıyorum. Ama bu tür young-adult severlere tavsiye etmekten çekinmeyeceğim bir şey.