·208 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Ağustos 2019 15:08 ray bradbury tarafından yazılan, yanılmıyorsam 1952 yılında yayınlanan, kitapların birer birer yok edilmeye çalışılmasını konu edinen 21. yüzyılın ortalarında geçtiği düşünülen distopya kitabı. yazının devamında spoiler olabilir. itfaiyeciler ray bradbury tarafından yangınları söndüren değil kitapları yakan devlet görevlileri olarak tasvir edilmiş. kitaptaki baş karakter de guy montag adlı bir itfaiyeci. kitapların, şiirlerin, denemelerin, kutsal kitapların, duygu barındıran her bir nesnenin yakılmasının temel sebebi, düşünmeye ve sorgulamaya engel olmak; bu sayede insanların koşulsuz itaat etmesini sağlayıp mutlu olmalarına sebep olmak. hatta bazı evlerin verandaları bile insanların sorgulamalarına sebep olabilecek yerler olacağı için yakılmış, kaldırılmış. yavaş gitmek düşünmeye sebep olacağı için yasaklanmış, hızlı gitmek teşvik edilmiş.
böyle bir ortamda geçiyor hikaye fakat ben atmosferin orwell distopyalarındaki kadar etkileyici tasvir edildiğini düşünmüyorum. yine de zamanında bilim-kurgu kitabı olarak çıkarılmış bu eserin çağını epey aştığını söylemek yanlış olmaz. günümüzde yaşanan sansür olaylarına ve televizyon hegemonyasının kitaplar üzerindeki etkisine de bir ışık tutuyor kitap.
baş karakter olan guy montag da tıpkı diğer itfaiyeciler gibi vatani bir görev edasıyla kitapları yakmaktalar ve kitapları yakıyor olmaktan asla rahatsız olmuyorlar. çünkü kitapların insanları en sonunda üzdüğü ve onları intihara sürüklediği bilgisiyle hareket ediyorlar. bir gün guy montag'ın karşısına çıkan 17 yaşındaki kız çocuğu clarisse mcclellan bütün devinimi değiştiriyor ve guy montag'ın sorgulamasına yol açıyor. ardından montag kitapların kendilerine anlatıldığı gibi tehlikeli olmadığının farkına varıyor ve harekete geçiyor. daha fazla kitabın ayrıntılarına girmemek gerekir.
kitabın içindeki bazı kısımlar, düşünceler, düşünceyi doğuran düşünceler okunmaya değer. "bir kadın kitaplar uğruna yanabiliyorsa, kitapların içinde bir şeyler olmalı." montag'ın kaderini tersine çevirmesinin ilk kıvılcımı idi. bu yıkımdan sonra olayın yönü başka bir boyuta geçmeye başlıyor. yüzbaşı beatty'nin söylemiş olduğu "devleti kandırabileceği düşünen bir kimse delidir." sözü üzerine düşünmeye değer bir yargı ifadesi. "eğer bir çözüm yoksa sorun da yok demekti." kitabın temel felsefesini yansıtan arada kalmış sözlerden bir tanesi. montag'ın mekanik tazı'dan kurtulup nehri geçmesinin ardından karşılaştığı entelektüel olarak ifade edebileceğimiz grubun yaktığı ateş için söylediği: "yakmıyordu, ısıtıyordu." sözü çok yerinde kullanılmış ve kitabın özetini geçmiş bir sözdü. yine nehrin ötesindeki entelektüel gruba ait her bir insanın yakılan kitaplardan sonra bir kitabı ezberlemesi harika bir düşünceydi bana kalırsa. kitapların gizlenemediği, gömülemediği; yakılmaktan başka hiçbir çaresinin olmadığı bir coğrafyada o kitapları aklına saklaması bir insanın, yapılabilecek en zeki hareketti. aslında verilmek istenen mesaj da bu davranışta saklıydı. kitapları yakabilirsiniz fakat düşünceleri yakmak mümkün değildir.
açıkçası distopya okumayı seven bir insan olarak fahrenheit 451'i okurken muazzam bir zevk aldığımı söyleyemem. bu sanırım distopyaların aynı kökten beslenmesi ile ilgili. aldous huxley ya da george orwell okurken aldığım zevki artık pek fazlasıyla alamıyorum. fahrenheit 451 de biraz diyaloglara boğulmuş, ana temadan çok okuyucunun diyaloglar içerisinde kaybolmasına sebep olmuş gibiydi. kitabı okurken dikkatimi çeken diğer bir durum da şuydu: kitabın üçte ikilik bölümü ağır ağır ilerledi fakat son bölümde sanki ray bradbury'nin içine başka bir insan girmişçesine kitap müthiş bir akıcılığa kavuştu. bu bilerek yapılmış bir şey miydi ya da kitabın yazımı sırasında büyük bir boşluk mu oluştu bilemiyorum. bir durum hikayesinden çok olay hikayesi tadında bir bilim-kurgu denilebilir bu kitap için.
son olarak fahrenheit 451'i, george orwell'ın 1984'ü ile aynı bağlamda değerlendirmemek gerekir. 1984'te totaliter bir rejim eleştirisi söz konusu iken fahrenheit 451'de bilgiyi televizyonlardan öğrenen, kitap okuma alışkanlığı zayıflamış, sadece tüketmeye meyilli toplumların hedef alındığını söyleyebiliriz. kitabın sonunda guy montag yerine guy montag diye topluma yutturulan masum bir insanın öldürülmesi ve devletin suçluyu cezasız bırakmadığı algısının yaratılması, esasında devlete değil, sorgulamayan topluma bir eleştiridir diye de düşünüyorum. son olarak bir şey daha söyleyip bitireyim, kitap okumanın yasaklanmasını ve tüm kitapların yakılmasını anlatan bir kitabı elle tutup okumak da ayrı bir zevk, heyecan veriyor.