196 syf.
·6 günde
Duvardan değil, açık açık konuşalım;

* Kitabı yazarının ricası üzerine okudum. Kitap hediyesini de geri çevirerek, kendim satın alma yoluna gittim. Ki bunu aynı zamanda yazara bir katkı olarak gördüm.
* Kitaba başlamadan önce kitap ve yazar ilgili ilk izlenimlerim; İzmirli olup uluslararası kültüre açık genç bir bilgisayar mühendisinin Oslo'daki bir macerasının yansıması olduğuydu. Kitabın baş karakterlerinden birinin Yahudi olduğunu yazardan öğrendiğimde merakım biraz daha gelişti ve biraz da tarihi/dini dedektiflik haline geldi.
* Kitabı okuma sürecim kesintiye uğramış olsa da konunun ilerleyişini hatırlamak zor olmadı. Bunun sebebi yazarın dilinin ağdalı olmaması ve konunun seyrinin de az çok tahmin edilebilir olmasıydı. Kitabı okuduktan sonra hakkında yazılan incelemelere de göz gezdirdim.
* Bu incelemelerde çok sayıda övgü gördüm, birçoğuna da hak veriyorum. Fakat gelişme potansiyeli olan bu yazar için eleştirilerin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Hem yazarın bir meslektaşı -mühendis- olarak hem de kitabın baş karakterlerinden birinin aidiyetine -Yahudilik- sahip olan biri olarak gözüme çarpan noktaları söylemek istiyorum:
------------------
- Öncelikle; kitabın kurgusunu oluştururken yazarın aslında iki farklı senaryoyu birleştirerek yeni bir sentez yapmaya çalıştığını düşündüm. Bunlardan biri, psikolojik sorunları olup olmadığını çözme gayretinde olan, gerçeklik duygusunu arayan bir adamın yaşadığı gerçek-dışı sorunlardı. Diğer senaryo ise; Antik Mısır'da, tılsım özelliğinde olup fantastik serüven romanı aracı olarak klişeleşmiş kadim bir taş ile başlayarak 2017'ye gelen bir aksiyon kurgusuydu. Bu iki farklı senaryonun ayrı ayrı anlamları olsa da; sentezinin uyumunu şüphe ile karşılıyorum.

- Sayılara diğer mesleklerden farklı bir önem atfeden mühendislik mesleği mensubu olarak yazarın bazı bölümlerde gereğinden fazla sayısal nitelendirme yaptığını düşünüyorum. Duvarın ebatları, duvar-kütüphane arası mesafeler gibi.

- Kitabın Türkçe olarak yazıldığını zannediyorum. Fakat bazı paragraflarda İngilizce'den çevrilerek anadile geçmiş bazı yapay kalıpların da kullanıldığını gördüm. İstemsiz olarak bu durumu sonsöz bölümündeki 'kısa film senaryosu olarak yazıldığı' açıklamasıyla ilişkilendirdim. (Evet, Yakamoz ile Duvar'ın İngilizce konuştuğunu biliyorum. Fakat o diyaloglarda da Türkçe deyimler yine bir ikilem yarattı.)
Aynı şekilde Nazi askerinin bir yerde Almanca nidası yer alırken, aynı sayfadaki bir başka nidanın Türkçe çevirisinin verilmesi de benzer bir algı karışıklığına yol açtı.
Bir örnek daha; bazı yerlerde doğru olarak "Norveç Yahudileri" tamlaması kullanılırken; bazı yerlerde "Norveçli Yahudi vatandaşlar" şeklinde son yıllarda oluşturulmuş, Anna Sophie'nin kullanmaması gereken, yapay bir tamlamaya yer verilmesi gibi...

- Son bir eleştiri olarak da Yahudilik konusunda değinmek istiyorum. Kitabın başlangıcında Yahudi tarihine yoğun şekilde atıfta bulunacağını zannettiğim hikayenin geri kalan kısmında aslında baş karakterlerden birinin Yahudi olduğunun işlenmesinin biraz anlamsız kaçtığını düşündüm. Norveç'in Naziler tarafından işgali sırasında ölümden kurtulan Anna Sophie'nin Yahudi olmasının dışında MÖ. 1500'deki bir olaya atıf yapmanın, sinagog sahnesinin, toplama kamplarından bahsetmenin çok da bir anlamı yoktu; çünkü bu kitabın gidişatını veya sonucu etkileyen bir özellik değildi. Örneğin; Anna Sophie bir Amerikan yerlisi, Cherokee olsa ve aynı şekilde ananesinden yadigar tılsımlı bir taşı olsaydı, kitabın kurgusunda herhangi bir değişikliğe sebep olmayacaktı.
----------------
Tüm bunların yanında, yazarın Yahudilerin acılarına gösterdiği empatiyi takdir ettiğimi de söylemek isterim.
----------------
Bu kitabın, yazarın sonraki çalışmaları için parlak bir gelecek potansiyeli gösterdiğini düşünüyorum. Hem kurgu içeriği, hem dil olarak rahatlıkla okunabilir.
Sercan Leylek'e başarılar dilerim.