Eylül Ayı Hikaye Etkinliği İçin Yazılmıştır.
Solan Renkler

Sarıya karşı nasıl tutum alması gerektiğini bilmeyen griler vardı ben onlardan değildim. Griler içinde benim gibi kırmızı kalem kullananlar dışında diğer renkleri algılayabilen griler azdı sarı haki kalmalıydı temel rengi belirleyen ton olmamalıydı, istediğimiz buydu ama pek çok yeşile göre sarı hakim renk olmalıydı. Sarının olması onlara göre zorunluluktu yeşil olarak devam ettirdikleri yeknesak varlıklarını buna borçluydular. Yani ötekiler ve ben arasında bir anlayış farklılığı doğuyordu. Fakat ben sarının olması gerekip gerekmediği hakkında bir fikir geliştirmemiş grilere öteki gözüyle bakmıyordum. Biliyordum onlarda sarının olmamasını isterlerdi, yalnızca tercihte bulunmak için vicdanlarıyla baş başa kalmamışlardı, fakat vakti zamanı geldiğinde onlarda sarı konusundaki hassasiyetlerini akıl ve vicdan olarak ortaya koyacaklardı, bu zorunlu tercih şu anda bile pek çok gri için hayat bulmuyor muydu?

Her durumda renk körü olan renksiz bir renk vardı, renksizliğin tek renk olduğuna körü körüne inanıyorlardı. Bir sinefilin gayet iyi bilebileceği bir başyapıt olan bana göre pek çok renkli filmin renksizliğin den daha renkli bir film olan 'Rıhtımlar Üzerinde' ki Marlon Brando’yu anımsatır bana renkler üzerine düşünmek.

*1929 yılında yaşadığımızdan rengini kaybedenlere, rengini almak için işsiz biçimde bekleyenler eşlik ediyordu. Fakat imkânsız şeyleri normal algılama alışkanlığı başlamıştı çok uzun süreden beri (Normalizasyon). Bundan dolayı gri bile olmayan (ona yakın olan) renksizler, renk olarak görülüyordu, böyle bir dönemden geçiyorduk. Bir parça kırmızısı olan gri bir renktim, rengim solmasın diye pazara gittim.

Pazara gittim. Pazar dolup taşıyordu. Fakat yine de eski ihtişamlı günlerini yansıtmaktan epey uzaktı. Önündeki dizili kasaların ardında sandalyesinde oturuyordu baharatçı. Kendisi de gri olan baharatçının kırmızı favorileri vardı, sağ ve sol yanındaki iki sarı pazar kasasında elma satıyordu. Sert kırmızı elmalar kürkü renkli kedileri hatırlatıyordu bana. Kasada ki elmanın fiyatı makul geldi, 1 değermiş. Seçmek mümkünmüş. Teşekkür ettim. Sonra baktım ki elmaların hepsinin üzerinde çeşitli çürük noktalardan oluşan lekeler var. ‘’Sirke elması!’’ deyip ilave etti eliyle işaret ederek diğer yandaki elmaların üç değer olduğunu belirtti. ‘’Ekşi elmayı severim.’’ deyip reddettim. Baharatçı kasadaki elmaların hepsini aldığım takdirde makul bir fiyata bana satışa sunabileceğini söyledi. ‘’Hayır.’’ deyip teşekkür ettim. Elmaları seçerken hasar tespit tahminlerinde bulunarak beni alışverişimde iyimserliğe sevk etmek ister gibi bir hali vardı. ''Ben,'' dedim ''bu tarz şeyleri kendime dert etmem bunu bulamayanlarda var biliyorsunuz, 1929 ekonomik buhran devrindeyiz.'' Daha başka şeyler de söylemek üzereydim ki yanına çöktüğüm kasanın yanında poşeti doldurmuştum. Kalabalık yoğun ve kafa karıştırıcıydı ama bu işi sakince hallettim. Baharatçı ile renklerimizin birbirine yakın olması birbirimizi kolayca anlamamızı sağlıyordu.

Çekip gitmek üzereydim ki saçı yeşile dönmüş bir gri yanıma gelip elmalara baktı dudağını büküp burun kıvırdı sırtındaki küfe alışveriş torbalarıyla doluydu ‘’Sizi az önce konuşurken duydum’’ dedi hatırlatmasına gerek varmış gibi ‘’doğru 1929 yılındayız’’ dedi ‘’sizi dinlerken neredeyse gülmekten altıma kaçıracaktım’’ dedi ‘'kriz- mriz yok’’ dedi, ağzımızı açıp konuşacaktık ki fırsat vermeden çekip gitti.

Baharatçıya, ‘’Eyvallah.’’ deyip uzaklaştım gökyüzü kül rengiydi. Yürürken de: ‘’Temel meselelerde,’’ diye düşündüm, ‘’Doğru olan: Vicdana ve akla uygun olandır. Seçimlerimizi yaparken bu iki kıstası rehber aldığımızda doğruyu yapmış oluruz. Yoksa temel meselelerde, referans almamız gereken ölçüt nedir? Herkesin kendi doğrusu vardır, deyip işin içinden çıkmak mümkün müdür? Doğrunun, öznel yorum icabı, menfaate göre kişiden kişiye değişen bir tarifi olabilir mi? İnsanlar bazı renkleri diğer renklerden üstün tutar bunu yaparken de tümüyle kişisel zevk ve beğenileri devreye girer, tamam ama… Kısaca zevk ve beğenilerin bile rengimizle, maddi değer ölçümüzle oradan doğan dünya görüşüyle yakından bir bağlantısı yok mudur? Yani biz bir ressamın tablosunu gördüğümüzde onunla başkalarından daha fazla ilgilendiğimiz de, onu sevmemize diğerlerinden daha yakın veya uzak hissetmemize neden olan bir duygu-düşünce durumu bunu anlatmaz mı?''

Sonra eskiden yaptığım felsefe okumalarına geri dönerek: Bir şeyin gerçekten doğru olup olmadığını anlamanın yolunun çoğunluğun yararına olup olmadığına bakmakla bilinebileceğini ansıdım. Gülümseyerek uzaklaştım pazardan.

*1929 Dünya Ekonomik Bunalımı veya Büyük Buhran.

Not: Şu an okuduğum 'Renkrasi' kitabından ilham alarak yazdım. Kitabın ilk 30 sayfasındayken öykünün büyük bölümü bitmişti.