O zaman Petrus ona yaklaşarak "Efendim!" dedi.Bana karşı günah işleyen kardeşimi kaç kere bağışlayabilirim? Yediye kadar mı?
İsa ona: Hayır; yedi değil, yetmiş yedi kere yedi! diye cevap verdi.
İncil:Matta 18:21-35
“Bundan böyle Nehludov yapılan bütün o kötülüklerin kökenini açıkça görebiliyor, onları yıkmak için neyin gerektiğini çok iyi biliyordu.Boş yere arayıp bir türlü bulamadığı yanıt İsa'nın Petrus'a verdiği yanıtın ta kendisiydi.Her zaman ve herkesi bağışlamalıydı, sayısız kez bağışlamalıydı, çünkü günahsız, suçsuz insan yoktur;dolayısıyla da cezalandırma ya da düzeltme yetkisine, niteliğine sahip kimse yoktur.”
Diriliş, nobel ödüllü yazar Romain Rolland’ın da dediği gibi Tolstoy’un ışıklı gözlerini, içe işleyen açık mavi gözlerinin bakışını, öbür yapıtlarında olduğundan çok daha açık bir şekilde yansıtıyor.
“Bu bakış, doğrudan doğruya ruha gider.”
Şüphesiz ki Tolstoy’un yegane ereğini bu kitapta bütünsel olarak anlayabiliyoruz.Bu erek, adaleti sağlamada son derece kusurlu olan insanoğlunun kendi kendini hayvanileştirmesini, insan ruhunun cezaevlerinde nasıl çürütüldüğünü konu ediniyor.Fakat adı itibariyle “diriliş”; aynı zamanda soylu, varlıklı ve elitist bir karakterin nasıl küllerinden yeniden doğduğunu, tinini(ruhunu) nasıl keşfettiğini çok derin bir felsefeyle bizlere gösteriyor.
Hayatı yaşamada tek egemen olan bizmişiz gibi son derece bencilce davranıyoruz.Hayat sadece bizim keyiflerimizden,düşkünlüklerimizden ve alışkanlıklarımızdan ibaretmiş gibi dilediğimiz uğrunda, zihin detoksunda bulunmadan monden yaşamanın ve mülk,eşya,meta sahibi olmanın hayallerini kuruyoruz.Çünkü modernizmin ve yerleşik düzenin esasları bunları gerektiriyor. Gerek üniversiteler gerek sivil toplum kuruluşları gerekse de devletler aracılığıyla beyinlerimiz ve ereklerimiz(amaçlarımız) kontrol altına alınarak her yönde tek tipleştiriliyoruz.Sosyal medya da fikirsel olarak nasıl tek tipleştirildiğimizin sorgusuz sualsiz kanıtları arasında yer almakta.Popüler yazılar, popüler başlıklar ve “Top Tweets” adı altında ne konuşacağımız ve neyin hakkında düşüneceğimiz(düşündürüleceğimiz) önceden belirleniyor (ki burada bir komplo teorisi aramak manasız, bunu belki de istemsiz yapıyoruz.Sonuçta biyolojik evrimin doğrusal olmadığını, her türlü modernleşmenin iyiye gitmediğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.)Ne yazık ki insanlar bu farkındalıktan son derece uzak.Uzak olmasına karşın bir farkındalık oluşmaya başladığını anarşizm,nihilism, budizm ve deism adı altında isyan bayraklarını açan birçok insanın örgütlenmesi sayesinde gördüğümüzü söylemezsek de haksızlık etmiş oluruz. İnsanlar bu farkındalıklarını dogmaya yani bir Tanrı’ya da bağlayabilirler.Yahut devletlerin yıkılması, sınırların kaldırılması gerektiğinden bahseden toplumsal anarşist yapılara dahil olabilirler.Yahut doğanın,eşyanın,insanın ve her türlü nesnenin Tanrı olabileceğini iddia eden panteist bir düşünceyi de benimseyebilirler.Fazlasıyla pessimist olan bir grup da ortaya çıkacaktır ki bu grup nihilizmi benimseyecektir.Aynı Schopenhauer,Nietzsche,Sartre ve Albert Camus gibi.Bu grup her ne kadar beden ve ruhtan oluşan dualist insan yapısını reddetse de bu ancak ve ancak materialist bir insan modeline karşı olmanın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.Sorun, insanların kaçarken bulduğu çözüm yolları değil.Problem, insanları bu kaçışa iten asıl nedenden kaynaklanıyor.Tolstoy Diriliş’te bu sorunu orta yaşında fark eden üst sınıf bir kimliğin kaçış yolunu nasıl hazırladığını ve ruhuna ulaşmada geçirdiği zorlukları tek tek gözler önüne sermekte.Kendi ruhuna ulaşmaya, küllerinden yeniden doğmaya ve Tanrı’yı keşfetmeye çalışan Nehludov karakteri(burada Tolstoy temsilidir) çevresindeki haksızlıkları, zalimlikleri ve Tanrı’yı anlamlandırma farkındalığında olan diğer insanları ve bu farkındalıktan tamamıyla uzak diğerlerini çözümlemeye çalışırken determinist düşüncenin yakasından sıyrılmaya çalışmış, yani siyah-beyaz dualizminden çıkıp gri renginin de olabileceği sorunsalı sonunda keşfetmiş ve "self-awareness" mefhumunu oluşturabilmiş.Bu oluşturma süreci şüphesiz ki çağının gereklerinden,alışkanlıklarından,kötülüklerinden uzak durmak ve tuğlaları yıkıp onları tek tek koymak sayesinde mümkün hale gelmiş.Tolstoy; bu düşü gerçekleştirmenin ütopik olmadığını, insanın salt kendi ruhuna yönelmesi gerektiğini ve bunu başardığında farkındalığını da oluşturduğunu ve bu farkındalıkla birlikte asla “ruhen doyumsuz” olmayacağını belirtiyor.Tolstoy için, bu yapıtında “olgunluk döneminin en büyük eserini vermiştir” gibi bir subjektif yorumda bulunmam son derece doğru olacak diye düşünüyorum. İncelemeyi kitabın son dizeleriyle bitirirsek, gayet anlaşılır ve makul olacaktır.
“O gece Nehludov için yepyeni bir hayatın başlangıcı oldu.Hayat koşulları değiştiği,bambaşka bir hayat biçimi benimsediği için değil de, o andan itibaren bütün olup bitenler gözlerinde tamamen değişik bir anlama kavuştuğu için.
Hayatın bu yeni döneminin nasıl sonuçlanacağını gelecek gösterecek.”