II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye,

iki eli yanına gelmiş

yatıyor otel odasının

dört topuzlu karyolasında.

Ölü.

Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

gözleri açık...

Çarşafın altında ayakları:

acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

Gözleri bakıyor

ayakları arasından dolaba.

Dolabın aynasında görüyorum:

başını değil,

yüzünü değil,

kaşını değil,

kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

yalnız ölü gözlerini...

Gözleri bakıyor dolaba.

Ehramda bir kapı

açar gibi

açtım

dolabı.

Alt katta bir kutu var.

Kutuda ölünün hiç giymediği

siyah kunduralar.

Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

asılmış dolabın içine

Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

Bir şişe permanganat,

yakalık,

mendil, çorap.

Bir kitap:

çok eski günlerde beraber okuyup

satırlarının altını beraber çizdiğimiz

bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı.

Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

Artık satılacak bir yürek,

kiralık bir kafa bile yok.

Roy Dranat, hoşça kal,

mesele yok.

YORGAN GİTTİ,

KAVGA BİTTİ.

İkinci Kısmın Sonu



ÜÇÜNCÜ KISIM

BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan

yıldızın ışığı,

ilk önce

boşlukta

deldiği zaman karanlığı,

toprakta göğe bakan

bir tek göz bile yoktu...

Yıldızlar ihtiyardılar

toprak çocuktu.

Yıldızlar bizden uzaktır

ama ne kadar uzak

ne kadar uzak...

Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

ama ne kadar ufak

ne kadar ufak...

Ve Asya ki

toprakta beşte birdir.

Ve Asya'da

bir memlekettir Hindistan,

Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

Benerci Kalküta'da bir insan...

Ve ben

haber veriyorum ki, size:

Hindistan'ın

Kalküta şehrinde bir insanın

yolu üstünde durdular.

Yürüyen bir insanı

zincire vurdular...

Ve ben

tenezzül edip

başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

yıldızlar uzakmış

toprak ufakmış

umurumda değil,

aldırmıyorum...

Bilmiş olun ki, benim için

daha hayret verici

daha kudretli

daha esrarlı ve kocamandır:

yolu üstünde durulan

zincire vurulan

İ N S A N . . .



II

bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş

pencerede...

Yanıyor

demir bir çubuk..

dışarda saat

belki beş,

belki altı,

belki buçuk,

yedi..

Gardiyan karyolayı

duvara kilitledi.

Adam

demir iskemlede oturuyor

oturuyor...

Güneş

düştü pencereden

adamın başına vuruyor..

dışarda saat

belki on

belki on iki..

İçerdeki:

yürüyor duvardan

duvara,

duvardan

duvara...

Gardiyan...

Pirinç çorbası, ekmek.

Demek:

öğle saatı çaldı

öte yanda yaşayanlara..

Ve adam yürüyor,

duvardan

duvara,

duvardan

duvara..

Yanıp söndü demir çubuk..

dışarda saat:

belki beş,

belki altı,

belki buçuk...

dışarda adam...

Adam

demir iskemlede oturuyor...

Oturuyor...

Gardiyan.

Pirinç çorbası, ekmek.

Gardiyan

karyolayı indirince:

içerde gece.

Yatıyor adam.

Gözleri düşünüyor,

dişlerinin arasında bıyığı..

dışarda ay ışığı....



IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

yapmak için gelmiş idi.

Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

girdi.

Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

vardı.

Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

NASIL?..

Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

hizmet etmek istemem......

V

dışarda

bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

içerde

O

ihtiyarladı..

Her gün biraz daha

camları yaşarıyor

iri

bağa

gözlüklerinin.

Her gün biraz daha

siliniyor çizgileri

gördüklerinin.

Küreyvatı hamra azalıyor.

Tasallübü şerayin.

Tansiyon 26.

Baş dönmesi, bunaltı.

Sinir...

Bir

senedir

yazamadı bir

satır

bile..

Yine fakat

dışarda bir bayrak gibi

dalgalanıyor adı.

İçerde O

ihtiyarladı....



BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

«Kalküta şehrinin ufkunda güneş

yükseliyordu.

Atları ışıktan, miğferleri ateş

bir ordu

bozgun karanlığı katmış önüne

geliyordu.

Güneş yükseliyordu..

Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

Bunu beceremedik

romantik kaçtı pek.

Şöyle diyelim:

«Baygın kokulu

koskocaman

masmavi bir çiçek

şeklinde sema

düştü fecrin altın kollarına...»

Bu da olmadı,

olacağı yok.

Benden evvel gelenlerin hepsi,

almışlar birer birer,

tuluu şemsi, gurubu şemsi

tasvir patentasını.

Tuluu şemsin, gurubu şemsin

okumuşlar canına..

Bu hususta yapılacak iş,

söylenecek söz

kalmamış bana.

Buna rağmen,

tekrar ederim ki ben:

Kalküta'nın damları üstünde güneş

güneş gibi

yükseliyordu.

Sokaktan bir sütçü beygirinin

nal ve güğüm sesi geliyordu.

Benerci sordu:

- Saat kaç?

- Altı...

Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

- Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

- Otur bakalım, dedi.

Oturdum.

Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

Pencereden baktım:

Kalküta'nın damları üstünde güneş

yükseliyordu.

Benerci sordu:

- Saat kaç?

- Altı.

- Âlâ.

- Anlamadım.

- Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

yemedim.

- Öyle.

- Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

- Öyle...

- Saat kaç?

- Altı buçuk.

- Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

- Doğru.

- Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

gözleri gözlerimdedir.

- Devam et, Benerci, dinliyorum.

- Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

haline geldim.

- Doğru.

- Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

- Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

- Yedi.

- Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

üstüne koydu.

Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

gözlerimdedir.

- Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

söndürdü.

- Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

Kucaklaştık.

Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

- Çocuklara selam söyle, dedi.

Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

«Kavgada

kendi kendini öldüren

lanetli bir

cenazedir

benim için:

Ölüsüne

ellerimiz

dokunamaz.

Arkasından

matem marşı

okunamaz.»

Sen artık

bu kitapta:

noktaları

virgülleri

satırları taşımıyorsun.

Sen artık

bu kitapta

koşmuyor

bağırmıyor

alnını kaşımıyorsun.

Sen artık

bu kitapta

yaşamıyorsun.

Ve Benerci sen

bu kitapta:

kendi kendini öldürmene rağmen

benim ellerim senin

kanlı delik

şakağına dokunacaktır.

Cenazende

dosta düşmana karşı

matem marşı

okunacaktır:

MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Çan

çalmıyoruz.

Çan

çalmıyoruz.

Yok

salâ

veren!

Giden

o

biten

bir

şarkı değildir...

O

büyük

bir

ışık

gibi döğüştü.

Kasketli

bir güneş

halinde düştü.

Çan

çalmıyoruz.

Çan

çalmıyoruz.

Yok

salâ

veren!

Bu

giden

bir

biten

şarkı değildir ...........

S O N







Ben İçeri Düştüğümden Beri

Ben içeri düştüğümden beri

güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf...





Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

Elâleme haset mi ediyoruz?

Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

yol ortasında

güpegündüz.

Bense burda rüzgâr gibi

bir halk türküsü gibi hürüm,

sen ordasın yavrum,

ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

Elâlemin oğlu katil olmasın,

elâlemin babası ölmesin,

eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

orda onlar aldı göze ipi.

İnsanlar,

iyi insanlar,

seslenin dünyanın dört köşesinden

dur deyin,

cellât geçirmesin ipi.





Ben Sen O

O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

ben, geceyi de

Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

ben ağaran tan yerini de.





Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

Ben

senden önce ölmek isterim.

Gidenin arkasından gelen

gideni bulacak mi zannediyorsun?

Ben zannetmiyorum bunu.

İyisi mi,

beni yaktırırsın,

odanda ocağın

üstüne korsun

içinde bir kavanozun.

Kavanoz camdan olsun,

şeffaf,

beyaz camdan olsun

ki içinde beni görebilesin

Fedakârlığımı anlıyorsun :

vazgeçtim toprak olmaktan,

vazgeçtim çiçek olmaktan

senin yanında kalabilmek için.

Ve toz oluyorum

yaşıyorum yanında senin.

Sonra, sen de ölünce

kavanozuma gelirsin.

Ve orada beraber yaşarız

külümün içinde külün

ta ki bir savruk gelin

yahut vefasız bir torun

bizi oradan atana kadar...

Ama

biz

o zamana kadar

o kadar karışacağız ki birbirimize,

atıldığımız çöplükte bile

zerrelerimiz

yan yana düşecek.

Toprağa beraber dalacağız.

Ve bir gün yabani bir çiçek

bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

sapında muhakkak iki çiçek açacak :

biri

sen

biri de

ben.

Ben

daha olumlu düşünüyorum

Ben daha bir çocuk doğuracağım

Hayat taşıyor içimden.

Kaynıyor kanım.

Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

ama sen de beraber.

Ama ölüm de korkutmuyor beni.

Yalnız pek sevimsiz buluyorum

bizim cenaze şeklini.

Ben ölünceye kadar da

Bu düzelir herhalde.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

İçimden bir şey :

belki diyor.





Berkley...

Behey

Berkley!

Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

Felsefenden tüten günlük kokusu

başımızı döndürmek içindir.

Hayat kavgasında bizi

dizüstü süründürmek içindir.

Behey

Berkley,

Behey Allahın

Cebrail şeklindeki Ezraili,

Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

adımlarının sesi.

Hâlâ uluyor adımlarının sesine

tüyleri kanlı bir köpek.

Hâlâ

her gece titreyerek

görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

evlerinin

camlarında!

Hâlâ

kanlı beş parmağının izi var

o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

Behey

Berkley!

Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

Kıralın şövalyesi,

sermayenin altın sesi,

ve Allahın peskoposu!

Felsefenden tüten günlük kokusu

başımızı döndürmek içindir.

Hayat kavgasında bizi

dizüstü süründürmek içindir!

Her kelimen

kelepçelerken

bileklerimizi,

kıvrılan

bir yılan

gibi satırların

sokmak istiyor yüreklerimizi.

Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

Sivriliyor kitaplarından ismin

sivri yosunlu ucundan

kızıl kan

damlayan

yeşil bir diş gibi.

Her kitabın

diz çökmüş önünde Rabbın

kara kuşaklı bir keşiş gibi..

Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

inandıracaktın?

Biz İsanın vuslatını bekleyen

bir rahibe değiliz ki!

Behey

Berkley!

Behey tilkilerin şahı tilki!

Çalarken satırların zafer düdüğü,

küçük bir taş parçasının en küçüğü

imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

hemen anlaşmak için

bir kapı açıyorsun,

binip Allahının sırtına

soldan geri kaçıyorsun!

Kaçma dur!

Her yol Romaya gider,

- bu belki doğrudur -

fakat

fikri evvel gören her felsefenin

safsata iklimidir yelken açtığı yer!

Bu bir hakikat

- hem de mutlak cinsinden - !

İşte sen

işte senin felsefen:

Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

parlak

yuvarlak

elmaya:

«Fikirlerin bir

terkibidir,»

diyorsun!

dışımızda bize bağlanmadan

var olan

varlığı

inkâr ediyorsun!

şu mavi deniz

şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

mademki kendi fikrindir umman,

ne zaman var,

ne mekân!

Ne senin haricinde bir vücut

ne senden evvel kimse mevcut,

ne senden sonra kâinat baki

bir sen

bir de Allah hakikî.

Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

Senin dışında değil miydi

kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

Yoksa kendi altında sen

kendinle mi yattın?

Diyelim ki senden evvel baban yok

İsa gibi.

Yine fakat bacakları arasından çıktığın

Meryem gibi bir anan da mı yok!

Diyelim ki yapayalnızsın

Turu Sinada Musa gibi,

ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

Çok yalan söylemişsin çok.

Sen emin ol ki Berkley

- olmasan da zarar yok -

bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

biraz alay

biraz şaka

ve birkaç tokat

- eldivensiz cinsinden -

Neyleyim?

Neş'e kavganın musikisidir.

Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

neşe

enin çelik ahengini duymayan adam;

neş'e ... iyi şeydir vesselam,

- baş döndürmezse eğer -

ve işte bizimkiler

güldüler mi,

ağız dolusu gülüyorlar.

Kabahat onların kuvvetinde:

yoksa ne sende

ne de bende!

Dinle Berkley!

- dinlemesen de olur -

Biz dinleyelim:

Beynimiz bal yoğuran

bir kovan.

Ona balı dolduran

arıdır hayat.

Aldığımız hislerin

sonsuz derin

pınarıdır kâinat!

Kâinat geniş

kâinat derin

kâinat uçsuz bucaksız!

Biz onun parçaları,

biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

Biz o bacaksızların

- anasını inkâr etmeyen cinsi -

Çünkü biz

emredenlere emir verenlerden değiliz!

Bağlıyız toprağa

kalın halatlar gibi kollarımızla!

Çelik dişleri şimşekli çarklılar

koparırken kara toprağın esrarını,

biz

seyretmedeyiz

cihan içinden cihanların

doğuşunu;

kehkeşanların

gümüş aydınlığında!

Görmüşüz,

görmedeyiz

yılların yollarında toprak oluşunu

kızıl kadife dudaklı kızların!

Çiziyor hareketi gözlerimize

sonsuz maviliklerde

kuyrukluyıldızların

sırma saçlarından kalan izler.

Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

şu denizler,

şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

rüzgârların uğultusu.

şu ipi kopmuş

inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

şu bir damla su,

uzaklaştıkça, yaklaşılan

hakikati gizler..

Her yeni ummanla beraber

bir yeni imkân!

Kâinat geniş

kâinat derin

kâinat uçsuz bucaksız!

Behey!

Berkley!

Behey bir karış boyuna bakmadan

Karpatları inkâr eden cüce!

Ahrete gittiysen eğer

oradan bir taç gönder,

süslemek için Allahının kafasını!

Fakat buradan

topla hemen tarağını tasını,

Haraç mezat!

Haraç mezat!

götür pazara bir pula sat:

Topraktaki saltanatın

göğe çıkan tahtını!

Yok üstünde tabiatın

tabiattan gayri kuvvet!..

Tabiat geniş

tabiat derin

tabiat uçsuz bucaksız!..





Beş Satırla...

Annelerin ninnilerinden

spikerin okuduğu habere kadar,

yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

anlamak gideni ve gelmekte olanı.



Beyazıt Meydanındaki Ölü...

Bir ölü yatıyor

on dokuz yaşında bir delikanlı

gündüzleri güneşte

geceleri yıldızların altında

İstanbul'da,

Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor

ders kitabı bir elinde

bir elinde başlamadan biten rüyası

bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor

vurdular

kurşun yarası

kızıl karanfil gibi açmış alnında

İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatacak

toprağa şıp şıp damlayacak kanı

silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

zapt edene kadar

büyük meydanı.



Bir şehir

Bir kaç yokuş tırmandım

bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

bir kapı açıldı girdim

yitirdim kendimi kendi içimde

bilmediğim bir şehir

görmediğim biçimde evleri

kimi karınca yuvası kimi bomboş

kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

bir mahallede yağmur yağıyor

bitişinde güneş

üçüncüsünde ayışığı

bir köprü geçtim

yarısında fenerler pırıl pırıl

yarısı kapkaranlıktı

yan yana iki ağaç gördüm

yaprak kımıldamıyor birinde

öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

insanları bir yana

onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

hepsi korkak

hepsi yiğit

hepsi aptal

hepsi akıllıydı

hepsi domuzdu

hepsi melekti.



Bir Acayip Duygu...

«Mürdüm eriği

çiçek açmıştır.

- ilk önce zerdali çiçek açar

mürdüm en sonra -

Sevgilim,

çimenin üzerine

diz üstü oturalım

karşı-be-karşı.

Hava lezzetli ve aydınlık

- fakat iyice ısınmadı daha -

çağlanın kabuğu

yemyeşil tüylüdür

henüz yumuşacık...

Bahtiyarız

yaşayabildiğimiz için.

Herhalde çoktan öldürülmüştük

sen Londra'da olsaydın

ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

Sevgilim,

ellerini koy dizlerine

- bileklerin kalın ve beyaz -

sol avucunu çevir :

gün ışığı avucunun içindedir

kayısı gibi...

Dünkü hava akınında ölenlerin

yüz kadarı beş yaşından aşağı,

yirmi dördü emzikte...

Sevgilim,

nar tanesinin rengine bayılırım

- nar tanesi, nur tanesi -

kavunda ıtrı severim

mayhoşluğu erikte ..........»

.......... yağmurlu bir gün

yemişlerden ve senden uzak

- daha bir tek ağaç bahar açmadı

kar yağması ihtimali bile var -

Bursa cezaevinde

acayip bir duyguya kapılarak

ve kahredici bir öfke içinde

inadıma yazıyorum bunları,

kendime ve sevgili insanlarıma inat.



Bir Ayrılış Hikayesi...

Erkek kadına dedi ki:

-Seni seviyorum,

ama nasıl,

avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

parmaklarımı kanatarak

kırasıya

çıldırasıya...

Erkek kadına dedi ki:

-Seni seviyorum,

ama nasıl,

kilometrelerle derin,

kilometrelerle dümdüz,

yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

yüzde hudutsuz kere yüz...

Kadın erkeğe dedi ki:

-Baktım

dudağımla, yüreğimle, kafamla;

severek, korkarak, eğilerek,

dudağına, yüreğine, kafana.

şimdi ne söylüyorsam

karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

Ve ben artık

biliyorum:

Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi -

en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

Fakat neyleyim

saçlarım dolanmış

ölmekte olan parmaklarına

başımı kurtarmam kabil

değil!

Sen

yürümelisin,

yeni doğan çocuğun

gözlerine bakarak..

Sen

yürümelisin,

beni bırakarak...

Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü yere...

Kapandı bir pencere...

AYRILDILAR...



Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

1

Senin adını

kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

Malum ya, bulunduğum yerde

ne sapı sedefli bir çakı var,

(bizlere âlâtı-katıa verilmez),

ne de başı bulutlarda bir çınar.

Belki avluda bir ağaç bulunur ama

gökyüzünü başımın üstünde görmek

bana yasak...

Burası benden başka kaç insanın evidir?

Bilmiyorum.

Ben bir başıma onlardan uzağım,

hep birlikte onlar benden uzak.

Bana kendimden başkasıyla konuşmak

yasak.

Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

şarkı söylüyorum karıcığım.

Hem, ne dersin,

o berbat, ayarsız sesim

öyle bir dokunuyor ki içime

yüreğim parçalanıyor.

Ve tıpkı o eski

acıklı hikâyelerdeki

yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

mavi gözleri ıslak

kırmızı, küçücük burnunu çekerek

senin bağrına sokulmak istiyor.

Yüzümü kızartmıyor benim

onun bu an

böyle zayıf

böyle hodbin

böyle sadece insan

oluşu.

Belki bu hâlin

fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

Belki de sebep buna

bana aylardır

kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

bu demirli pencere

bu toprak testi

bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.

dışarda susuzluğu

acayip fısıltısı

toprak damı

ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

bir sakat ve sıska atıyla,

yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.

Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

bu ümitsiz tabiatın

ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

yani bugün de mükellef bir daüssıla için

yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

Ben,

ben içerdeki adam

yine mutad hünerimi göstereceğim

ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

seni böyle uzak,

seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

kafamın içinde duymak...

2

dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

suyu donmayan testi

ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

Güneş,

artık o her gün öğle vaktine kadar,

bana yakın, benden uzak,

sönerek, ışıldayarak

yürür...

Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

dışarda akşam olur,

bulutsuz bir bahar akşamı...

İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

Velhasıl

o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

hürriyet denen ifrit...

Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

bittecrübe sabit...



3

Bugün pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldanmadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben...

Bahtiyarım...



Bir Dakika

Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

Doğruldum atılırken bir dakika titredim

Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



Bir Fotoğrafa

Karşımdasın işte...

Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

Tıkandığım o an,

Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

bitti artık hepsi...

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

Bakış açım belli oldu yine.

Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

Dağlara çarptım her esiş__________imde.

Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:

“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

‘zamanla bırakmamak’tır..”

şimdi bana, geçen o zamanın

Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



Bir Gemici Türküsü...

Rüzgâr,

yıldızlar

ve su.

Bir Afrika rüyasının uykusu

düşmüş dalgalara.

Işıltılı, kara

bir yelken gibi ince

direğinde geminin.

Geçmekteyiz içinden

bir sayısız

bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

yıldızlar

rüzgâr

ve su.

Başüstünde bir gemici korosu

su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

yıldızlar gibi

rüzgâr gibi

su gibi bir türkü.

Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

İnmedi bir gün bile gözlerimize

bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

Bu türkü

diyor ki,

«Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

ölümün önünde sigaramızı.»

Bu türkü

diyor ki,

«Çizmişiz rotamızı

dostların alkışlarıyla değil

gıcırtısıyla düşmanın

dişlerinin.»

Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

rüzgâr

ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu

bir türkü söylüyor;

yıldızlar gibi


rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..





Bir Hazin Hürriyet...

Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

bir lokma bile tatmadan yoğurursun

bütün nimetlerin hamurunu.

Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

değirmenleri,

büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

vicdan hürriyetiyle,

hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,

kolların iki yanında upuzun,

büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

işsiz kalmak hürriyetiyle,

hürsün!

En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

seni de büyük hürriyetinle beraber,

hava üssü olmak hürriyetiyle,

hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

meçhul asker olmak hürriyetiyle,

hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

insan gibi yaşamalıyız dersin,

büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

hürsün!

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

hürriyeti seçmene lüzum yok

hürsün.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





Bir Kız Vardı Japonya'da

Bir kız vardı Japonyada

ufacık, tefecik bir kız,

Bir bulut vardı dünyada

işi: öldürmekti yalnız.

Bu bulut bu kızcağızın

öldürdü nineciğini,

külünü göğe savurdu,

sonra, yine apansızın

gelip babasını vurdu,

sonra da kızın kendisini.

Ve doymadı ve doymadı

yeni kurbanlar arıyor.

Atom ölümüdür adı,

karanlıkta bağırıyor.

Büyük bir birlik kuralım,

canavarı susturalım.

Savaş cengine gidelim,

canavarı yok edelim.



Bir Komik Adem

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

yamak ve yardaklarıyla

hücuma kalktılar! ..

hele içlerinde öyle bir tanesi var,

öyle bir tanesi var ki:

İnsanın yüzüne öyle bakar,

Öyle melûl bakar ki:

toka edersin eline papelini.

Ve sıkar sıkmaz onun belini

sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

O komik bir âdemdir.

Portakal oğlu zâdemdir.

*

Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

yamak ve yardaklarınızla

hücuma kalktınız!

Hak varsa eğer,

hücuma kalkmak hakkınız..

Efendiler,

ikinizle teker teker

paylaştık kozumuzu!

şimdi sıra onun,

gelsin o! !

Gel.

Sen:

İtlerini öne itip

karanlıkta yol kesen

hatip! ! !

Sen:

Beşinci Mehmedin saltanatını,

Halifenin altın nallı kır atını,

papellerin kat katını

ve teneke suratını,

doldurup torbana

sıska sırtında taşıyorsun..

Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

Bana gelince

ben:

geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

Ve yaşıyorum:

kellemin

içindeki

için..

Farkındayım niçin:

kan

fışkırıyor

bana bakan

'ateş feşan? ! '

gözlerinden...

Ve niçin:

cümleler ezberlemişsin

Fehim Paşanın sözlerinden...

Fehim Paşanın hayrülhalefi,

bize sökmez afi..

çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

Kellemin

içindeki

için,

kellemi koymuşum..

Sen...

Hayır...

Seninle böyle konuşmak istemem..

Hem,

ben ki yegâne asaleti

dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

seninle boğuşmak istemem..

Sen bir komik âdemsin.

Portakal Oğlu zâdemsin.

toka ederler papelini,

sıkarlar senin belini,

sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

Sen bir komik âdemsin! ..

Sen...

Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

Bu kadarı kafi.......