Büyük hikâye üstadımız Halit Ziya Bey'in en şöhret kazanmış eserlerinden biri de Mai ve Siyah'tır. Malum olduğu üzere o değerli romanın kahramanı Şair Ahmet Cemil'dir. Akadaşımız Ahmet Hamdi Bey, aşağıdaki yazısında Ahmet Cemil'i yıllardan sonra hakiki bir şahıs gibi gördüğünü, görüştüğünü kaydediyor ve bu suretle bugünkü telakki ile otuz, kırk sene evvelki telakkileri karşılaştırıyor. Orijinal bir mevzu olduğundan alaka ile okunacağını zannediyoruz.

Ahmet Cemil'le bir salı akşamı Eyüp iskelesinde karşılaştım. Ben, bir ahbaba yaptığım kısa bir ziyaretten geliyordum. Epeyce yorgundum. Tam biletimi alıp döndüğüm zaman karşımda, ortadan biraz yüksek boylu, tıknaz, kıranta bir adamın kendi kendine gülümsediğini gördüm. Şapkası elinde, sol dirseğiyle kapalı gişelerden birine dayanmış, caddede acele vapurdan boşalan kalabalığı seyrediyordu. Uzun ve kır saçları arkasına doğru taranmıştı. Açık mavi gözlerindeki tatlı mai hülyayı bir an fark etmeseydim, şüphesiz bu kadar alakadar olmayacaktım. Kıyafeti lüzumundan fazla itinalıydı. Kurşuni komplesi belli ki usta bir makastan çıkmıştı; fakat ağır altın kösteği bu zarif kostümle uyuşmuyordu. Boyunbağı en çığırtkan renklerden intihap edilmişti, yakasında koyu madeni parıltılar yapan üç yaprak, parmaklarında bilet yerinin yarı karanlığı içinde akşamı zaman zaman yakalayan iki elmas yüzük vardı. Sol eliyle ortası şişkince koyu kan kırmızı maroken ciltli bir kitap ve birkaç gazete tutuyordu.

Dikkatimi fark eder etmez Kendini topladı ve bana doğru dönerek yürüdü:
–Beni tanıdınız galiba!
Dudaklarının daha keskinleşen çizgilerine dikkat ettim, hayattan istediği kadar ısıramadığını söylüyordu.
–Eğer aldanmıyorsam… diye başlamak istedim. Fakat o gittikçe mahzunlaşan tebessümüyle sözümü kesti:

-Ta kendisi… dedi Ahmed Cemil, sonra ilâve etti; Hemşireyi çoktan beri ziyaret etmemiştim. Bugün gideyim dedim.

Koyu lâcivert sulu keten mendiliyle göz pınarlarını kuruladı:

—Kabir çok harap olmuş, bakımsız kalmış… vakıa yeri iyi ama… Belki biliyorsunuz Aziyade'nin yanında yatıyor.

Ben donmuş kalmıştım, o devam ediyordu :

–İstanbul’a gideceksiniz değil mi? O hâlde vapuru kaçırmayalım! Beraber gideriz, yalnızlıktan çok üzülüyordum… İyi ki, size rastgeldim.

Yürümeğe başladık. O biraz önden gidiyor, fakat bir ev sahibi dikkat ve nezaketiyle ikide bir arkasına dönerek bana gülümsüyordu. Bu gidişte hakikaten timsali bir hâl var gibiydi.

Salonda pek az insan vardı, karşı karşıya oturduk:

-Evet, dedi, kabir çok harap… Kitabe taşından başka bir şey kalmamış. Kim bakacak?… Zavallı kızcağızın kimi vardı ki… Ben Yemen’de…

Çok menfur bir şey hatırlamış gibi ürperdi ve salonun penceresinden dışarıya, iskeleye doğru bakmağa başladı. Belli ki, eniştesi aklına gelmişti. Müziç bir haşereyi kovalarken yaptığımız müphem işaretle silkindi. Söze benim başlamam lâzım geliyordu :

-İtiraf ederim ki, hâlâ hayretten kurtulamadım, dedim. Arabistan’a gittiğinizden beri sizden hiç bir haber alamamıştık ve artık bütün ümidi de kesmiştik… Sonra o kadar değişmişsiniz ki, âdeta tanıyamadım.

İhtiyarlığından bu suretle bahsettiğime kendim de pişman oldum. Lâkin, murassa bir üslûbun arkasından ter ü taze seyrettiğim bu hayalin bu hâle gelmesi beni çok sarsmıştı. Bacaklarını biribirinin üstüne attı, tuhaf ve nesline ait bir rehavetle yüzüklü parmaklarını kır saçlarının üstünde dolaştırdı; mavi, munis, çocuk bakışlı gözlerini üstümde hissediyordum, şimdi anlatacağım şeyleri hakikaten titreyen bir sesle söyledi:

-İhtiyarlığından bahsetmekte haklısınız, dedi. İhtiyarlamamaklığım lâzımdı, ben ki, bütün yaşama kudretini bir tasavvurdan alıyorum ve toprağa iade edecek hiç bir borcum yoktur. Zamanın üstünde olmaklığım lâzım gelirdi. Halbuki benimle karşılaşanların hemen hepsi çöktüğümü söylüyorlar. Ve bunda da haklıdırlar, moda tarafım o kadar çoktu ve kendi harcımda o kadar mütenevvî devam ettim ki, yıpranmamak kabil değildi. Bütün hayat bana karşı yapılan bir aksülâmel oldukça, beni çökmüş görmeniz kadar tabiî ne olabilir?

-Arabistan’dan döneli çok oldu mu? diye sordum.

-Epeyce… Meşrutiyetten beri…

-Evet, dedi. Arabistan’da çok canım sıkıldı. Ben orayı pitoreski için tercih etmiştim. Okuduğum garplı muharrirler, illustration musavverresinde temaşa ettiğim resimler, bana bu bizimkinden çok başka memlekette hayatın büsbütün başka lezzetler olacağı zannını vermişti. Ayrıca da buradaki hayatımdan bıkmıştım, kaçmak istiyordum.

-Niçin, dedim, niçin kaçtınız, siz ki, henüz gençtiniz, büyük bir istidattınız, kabiliyetleriniz vardı…

-Belki bütün bunlar doğrudur ve hakikaten bende bu saydıklarınız vardı. Fakat yaşamak için bir tarafım eksikti, zaruretlere tahammül edemiyordum. Sadece hülyanın, hüsnüniyetin yarattığı bir adamdım, onun için… Hem niçin taaccüp ediyorsunuz? Benden çok yaşlı olan amcalarımın Yeni Zelanda’da müstamer olmayı ciddiyetle düşündükleri bir devrede benim Yemen’de memuriyet kabul etmemi tabiî bulmalısınız; yorgundum, muhitim bana kasvetengiz geliyordu… Devam etmeğe kudretim kalmamıştı. Uzak bir yerde, tanımadığım, bilmediğim insanların arasında yaşamakla mesut olacağımı sanıyordum!… İstanbul’a vedaım gecesini hatırlarsınız değil mi?

-Elbette dedim, unutulur şey mi? Bu oldukça uzun vedam yaptığı hayat muhasebesi, sergüzeştinizin bende kalan en keskin hâtıralarından biridir.

(...)