304 syf.
·5 günde·Beğendi
"... Ben bu ülkede irticaın yaptığı kışkırtmaları, irticaın bu ülkeye getirdiği zararları herkesten daha çok, burada bulunan sayın arkadaşlarımdan daha çok nefsinde denemiş bir insanım. Tarihten bahsedeyim size. İkbalin en yüksek zirvesinde bulunduğumuz zaman, irtica, bu ülkeyi geride bırakmak için en azılı zararlarını vermiştir. Türkler İstanbul'u 1453 yılında aldılar. Büyük bir dünya olayı. İkbalin bunun üzerinde daha yüksek bir noktası var mıdır?
Şimdi bakınız, 1453 yılında tüm dünyada matbaa icad edildi. Ve tüm dünya matbaa sayesinde yeni bir kalkınma, yükselme ve ilerleme devresine girdi. Türkiye'de irticai tercih edenler Türklerin matbaa kurmalarına izin vermediler. Fatih'in kudreti, tüm dünyada matbaa açıldığı zaman, İstanbul'da, Türkiye'de matbaa açmaya yetmedi. İrtica kuvvetini hafif görmeyiniz. İrtica kuvvetine rüşvet vermeyiniz. İrticaın, bu ülkeye getirdiği zararların daha büyüklerini getirmeye eğilimi, kudreti vardır. İrtica size masum bir adam biçiminde gelir. İrtica size büyük bir gazete biçiminde fesat yuvası olarak gelir. İrtica milletvekili olarak kürsüye çıkar, 'işte son peygamberiniz' diye hitap etmek cesaretini bulur..." (İsmet İnönü, 1966)

Bu kitabı okurken bir kez daha İsmet İnönü’yü, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve bu uğurda mücadelesinden vazgeçmeyen insanları çok iyi anladım, bir daha teşekkür ettim kendimce onlara.

Aslında bu kitaba inceleme yazmayacaktım çünkü kitabın kendisi de okuması da oldukça çirkin ve zorluydu, küçük bir kitapçığı bu yüzden birkaç güne yayarak okumak zorunda kaldım, her satırı okurken biraz yutkundum, biraz insanlıktan utandım ama bu incelemeyi öldürüldüğünü, katledildiğini öğrendiğim o kadar insan sonrasında yazmayı borç bildim.

“Sonra geldin bir şeydin 
Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada 
Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda 
Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım 
En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden 
O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim 
Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı 
Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin 
Benim mürekkebim leke yapar ellerine 
Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle 
Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken, 
Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın 
Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır diye
Sonra geldin bir şeydin
Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye 
Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı 
Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum 
Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan .. 
Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun 
Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta 
Tutup indireceksin göğü 
'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle 
hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında 
kalacaksın incecik bir gevşeyişle.
Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne; 
Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma, 
Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum 
Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.
Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,
Kelime kelime, 
Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce 
Ben düştüm yere, 
Oraya
Hayatın kefenini diken sahte şairlerin 
Parmaklarımla kazdığım
Mezarına Şerefine”

-Küçük İskender

Küçük İskender bu şiiri Sivas Katliamı için yazmış. “Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
Böyle bir lüksüm yok...” diyor, çünkü bu masum insanlar “Muhammed’in askerleriyiz”, “Allah, Allah” diyerek öldürüldüler, yakılarak...

Hep aynı tarz sloganlarla yapılan taciz ve saldırılar farklı ölü sayılarıyla sonuç buluyordu. İşte bu kitapta yazan katdedilmiş bazı isimler:

*6-7 Eylül olaylarının görünürdeki başlangıcı, 6 Eylül akşamına doğru, Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin Taksim alanında düzenlediği açık hava toplantısıdır. Toplantıda, "Yunanlıların Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evi bombaladıkları" haberi ortalığı kaplıyor. Sonuç korkunç: İki günde üç ölü, 30 yaralı. 73 kilise, bir Havra, sekiz Ayazma, iki Manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul tahrip ve yağma edilerek yakılıp yıkılıyor. Saldırganların sloganları yine aynıdır: "Allah İçin Savaşa, Kafirlere Ölüm, Müslüman Türkiye..."


*-14 Şubat 1969: Solcu gençler, Amerikan 6. Filosu'nün gelişini protesto için yürüyüş düzenlediler. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği, günlerce cihat çağrıları yaparak, yürüyüşü "Komünizm geliyor, din elden gidiyor" diye yorumluyordu. Camilerden çıkan gericiler, Dolmabahçe'den Taksim'e yürüyen gençlerin üzerine "Müslüman Türkiye", "Allah İçin Savaşa", "Komünistleri Geberteceğiz", "Yaşasın Toplum Polisi" diye bağırarak saldırdılar. Sonuç; Duran Aydoğan ve Turgut Aytaç adlı iki genç ölü, 204 yaralı.
Gericiler komünizme saldırıyorlar ama 6. Filo'nün gelişi için genelevde günlerce hazırlık yapılıp baştan başa badana edilirken saldırı sadece Amerikan askerlerinin Türk kızlarıyla güven içinde fuhuş yapmasına yarıyordu.

*-9 Temmuz 1969: Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS'ün Kayseri'dcki genel kurulu, şeriatçılar tarafından basıldı.
Genel kurul devam ederken, iki cami avlusunda, İmam Hatip Okulu ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlama olayları oldu. Yer yerinden oynadı. Binlerce kişi, TÖS Genel Kurulu'nün yapıldığı salonu bastı. Şehirde işyerleri kapatıldı, kısa aralarla elektrikler kesilmeye başlandı. Vali Abdullah Asım İğneciler belediye hoparlörlerinden halkı sakin olmaya çağırıp TÖS Genel Kurulu'nün çalışmalarına son verdiğini açıkladı. Oysa Genel Kurul sürüyordu ve binlerce kişi, "Komünist öğretmenler camilerimizi bombaladı" diye bağırıyordu. Kalabalık, "Endonezya kadar olamayacak mıyız?", "Camilerimizi komünistlere çiğnetmeyeceğiz", "Din düşmanları kahrolsun" diye slogan atıyor; tekbir getirerek sinema salonunu yakmaya uğraşıyordu.
Polisin olayları engelleyememesi karşısında askeri birlikler devreye girdi ve öğretmenler orduevine yerleştirildi. Bu sırada, olaylar sürdü ve TÖS şubesi ile TİP il binası tahrip edildi. Topluluk durmak bilmiyordu. Otelleri, bar ve pavyonları bastılar; çırılçıplak soydukları konsomatris kadınları yerlerde sürüklediler.
Altı saat süren olaylarda üç toplum polisiyle yirmi kişi yaralandı. Dokuz kişi yakalandı. Öğretmenler, askeri araçlarla Kayseri'den çıkabildiler.


*-23-25 Aralık 1978: 'Kahramanmaraş katliamı' meydana geldi 23 Aralık, Cumartesi günü sabah, erken saatlerde kent içinde gruplar oluşturan gericiler, "Müslüman Türkiye", "Ordu Millet el ele", sloganlarıyla yürüdüler. Av tüfeği satan dükkanların kapılarını kırdılar ve silahlandılar. İki günün bilançosu; 105 ölü, 176 yaralıyla kapandı. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı. Bunun üzerine, 26 Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

*-4 Temmuz 1980: Çorum'da, camide namaz Talan bir grup, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor", "Camilere bomba atıyorlar', kışkırtmalarıyla sokaklara döküldü. Gericiler, evlere ve dükkanlara saldırdılar. Ölü sayısı, 10 Temmuz'da 26'yı buldu. Yüzlerce yaralı vardı. Bu tablo karşısında Çorum'un Mecitözü ve Alaca ilçelerinde yaşayan 600 aile, başka illere göç etmek zorunda kaldılar.

*6 Eylül 1986: İstanbul Kuledibi'ndeki Neve Şalom Sinagog'una silahlı dört kişi tarafından yapılan saldırıda, ayinde bulunan Musevi vatandaşlardan 23'ü öldü. Sabah 09.15 sıralarında sinagoga giren saldırganlar, önce kapıdaki görevliyi, sonra da iç kapıdaki bir başka kişiyi öldürdüler; ardından kapıları kapatıp katliama başladılar.
Kanlı saldırıdan sonra Beyrut, Lefkoşe Rum Kesimi ve İstanbul'daki haber ajanslarını arayan kimliği belirsiz kişiler, saldırıyı İslami Direniş, Filistin İntikam Örgütü ve Kuzey Arap Birliği Teşkilatı adlı örgütler adına üstlendiklerini söylediler. İçişleri Bakanı ve hükümet yetkilileri ile İstanbul polisi, saldırganların iki kişi olduğunu ve gerçekleştirdikleri intihar eylemi sırasında parçalanarak öldüklerini belirtirken; görgü tanıkları teröristlerin dört kişi olduğunu ve ikisinin eylemden sonra kaçtığını öne sürdüler. İstanbul, Ortadoğu kökenli örgütlerin şiddete dayalı siyaset ve katliam alanı olmuştu.

*1 Şubat 1987: İslami anlayışa aykırı hareket ettiği ileri sürülen taksi şoförü Zafer Toplu, ciğerleri sökülerek öldürüldü. Toplu'nun cesedi Yalova'dan denize atıldı.

*- 3 Mayıs 1987: Şirin Tekin 17 yaşındaydı. Öğrencilerin demokratik haklarını savunuyordu. Oruç tutmuyordu. O, ramazan günü Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. Elli kadar bıçaklı, sopalı şeriatçı geldiler. Kendilerine "İslamın Bekçileri" diyorlardı. Kendilerine mukalete (öldürüşme) emrolunduğuna inanıyorlardı. Şirin Tekin, oruç tutmadığı için öldürülmüştü.

*-14 Mart 1989: Kocamustafapaşa Seyitömer Camii imamı Kazım Üstün, sabah ezanını okuduktan sonra pusuya düşürülerek öldürüldü. Kazım üstün, laiklik yanlısı vaazlarına son vermesi için sık sık uyarılıyor ve tehdit ediliyordu.

*6 Haziran 1989: Ali Gül adlı yurttaş, İslami kurallara uygun yaşamadığı gerekçesiyle Vatan caddesinde öldürüldü.

*-31 Ocak 1990: Atatürkçülüğün ödün vermez savunucusu Prof. Muammer Aksoy, Ankara Bahçelievler'deki evinin girişinde susturucu takılmış silahla ateş eden kişi veya kişiler tarafından öldürüldü. Cinayeti, "İslami Hareket Örgütü" ve "İslami İntikam Örgütü" ayrı ayrı üstlendiler.

*-7 Mart 1990: Hürriyet gazetesinin yönetim kurulu üyesi ve köşe yazarı, 35 yıllık gazeteci Çetin Emeç, Suadiye Suyolu Sokak'taki evinden işine gitmek üzere çıkarken, silahlı dört kişi tarafından şoförü Aydın Sinan Ercan ile birlikte öldürüldü. Cinayet planı, 6 Mart 1990 gecesi, Güneş gazetesi Hukuk Danışmanı Erdoğan Tuncer'in 34 FFE 21 plakalı otosunun silahlı kişiler tarafından gaspedilmesiyle yürürlüğe sokuldu. Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı'nın polis telsizinden, bizzat emir vermesine karşın otomobil bir türlü bulunamadı. Otomobil ertesi sabah, 09.15 sıralarında Emeç'in evinin bulunduğu sokağın başında belirdi. Otomobilden inen, kar maskeli iki kişi, Emeç'in otomobile binmesinin ardından silahlarını çıkartarak ateş etmeye başladılar. Olayın şokuyla koşarak kaçmaya çalışan şoför Aydın Sinan Ercan, arkasından koşarak ateş eden saldırganlar tarafından 15-20 metre ötede öldürüldü.
Olaydan altı saat sonra, Sabah gazetesini arayan Karadeniz şiveli biri, 'İslam düşmanı olduğu için Çetin Emeç'i öldürdük" diyerek olayı "Türk-İslam Komandoları Birliği" örgütü adına üstlendi. Bundan sonra, çeşitli teoriler ortaya atıldı. Suriye uyruklu Celal Dehabi'nin altın ve döviz kaçakçılığı konusundaki yayınlardan rahatsız olarak, Emeç'in öldürülmesini istediği savlan ileri sürüldü.

*4 Eylül 1990: Gazeteci, din araştırmacısı ve eski müftü Turan Dursun, Koşuyolu'ndaki evinden çıkışta, ucuna susturucu takılmış bir silahla kurşunlanarak öldürüldü.
Tahran Radyosu, cinayeti ilk haber olarak verirken şöyle diyordu: "Türkiye'nin Salman Rushdi'si, sol eğilimli Yüzyıl Dergisi yazarlarından Turan Dursun, bugün tanınmayan kişilerce kurşunlanarak öldürüldü. Dursun'u öldüren failler olaydan sonra kaçtılar. Hatırlatmak gerekir ki, Turan Dursun yazılarında yüce İslam dini ve Hz. Muhammed'e defalarca ihanet ve edepsizlikte bulunmuştu."

*6 Ekim 1990: SHP Parti Meclisi Üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, İstanbul'dan gönderilen bir paketin içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu parçalanarak yaşamını yitirdi. Laik yayınları ve siyasal yaşamıyla tanınan İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi Doç. Üçok, şeriatçıların öfkesini 1988 yılında yayınlanan bir tesettür açıkoturumunda çekmiş, sürekli tehdit edilir olmuştu. Bahriye Üçok'a Expres Kargo'dan gelen paketin, 3 Ekim 1990'da İstanbul, Perşembepazarı, Hırdavatçılar
çarşısı, No: 104, Karaköy-İstanbul adresinden gönderildiği ortaya çıktı. Ne var ki, paketin üzerinde gönderenin kimliği, 'İlmi Araştırmalar Vakfı' olarak belirtilmişti ve vakfın adresle ilişkisi yoktu.
Üçok cinayeti hala karanlıkta...

*1 Mart 1992: Cizreli Şeyh Zeki Atak'ın Hizbullahi müridleri, Galata'daki Neve Şalom Sinagog'unu bombaladı. Eylemin, İsrail'in Filistin halkına zulmetmesini protesto amacıyla yapıldığı açıklandı.

*24 Ocak 1993: Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Uğur Mumcu, Ankara Karlı sokaktaki otomobiline yerleştirilen, C-4 tipi plastik bombanın patlaması üzerine öldü. Saat 14.00 sıralarında, haberin öğrenilmesinden itibaren yurdun her yerinde şeriatı lanetleyen gösteriler ve yürüyüşler başladı. İnsanlar ayakta, en duyarlı anlarını yaşarlarken bile şeriat durmadı. İstanbul Halaskargazi caddesindeki Bulgar Kilisesi'nin yanında Uğur Mumcu anısına düzenlenen Mumcu kitap standı, 26 Ocak'ın ilk saatlerinde yakıldı.
Mumcu'nun cenazesi; Ankara'da, onbinlerce kişinin katılımıyla, 27 Ocak 1993 günü yapıldı. Tören, şeriatçılara karşı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük gövde gösterisi olarak nitelendi. Onbinlerce insan bağırıyordu:
"Katiller bulunsun, hesap sorulsun", "Türkiye İran olmayacak", "Faşizme karşı omuz omuza", "Uğur'un katili kontrgerilla", "İrtica'nın başı Çankaya'da", "Genciz, Güçlüyüz, Atatürk'çüyüz", "Mollalar İran'a'Y'Bir mum söndü, yeni mumlar yanacak", "İrtica'nın maaşı Çankaya'dan", "Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı", "Kahrolsun Şeriat", "Uğurlar ölmez", "Uğurlar ölmedi, ölmeyecek", "Solda birlik", "Mollalar orduya alınamaz".
Onbinler ağıt yakıyordu:
"Ne bir haram yedi, ne cana kıydı/ Ekmek kadar aziz, su gibi aydı/ Hiç kimse duymadan, hükümler giydi/ Yiğidim aslanım, burda yatıyor/ Yiğidim Uğur'um, burda yatıyor."
Onbinler haykırıyordu:
"Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak/ Uğur Mumcu şehit olmuş/ Şu feleğin işine bak."

*2 Temmuz 1993: Sivas'ta 35 aydın, şeriatçıların tekbir sesleri arasında ve devletin gözü önünde yakılarak öldürüldü. İslamcılar için artık, söz bitmişti...

Ve bunlar sadece bu kitapta geçen olayların bazıları, hepsi değil. Kimbilir bu kitapta kaydedilmeyen, medyaya yansımayan kaç kişi düşünce suçu nedeniyle öldürülmüştür. Tabii bir de bu kitabın kapsamadığı günümüz olayları var.

Bu gericilik olayları aslen taa Osmanlı’ya dayanıyor, nasıl ki Osmanlı tarihte Protestanları ve Ortodoksları destekleyip mezhep, din kavgasında tuzunu bulundurduysa Osmanlı’nın zayıflamasıyla da emperyalist devletler aynı şeyi yaptı: ilk olarak Almanya, sonra İngiltere, sonra Amerika... Bu devletlerin destekleriyle oluşturulan ve güçlenen Kudüslü, Cezayirli, Arabistanlı, İranlı Cihadist oluşumlar Türkiye’de örgütleniyordu, Türk karşıtı söylemlerle insanları cihada çağrıyorlardı. Sonuç ölüm ve daha fazla ölüm...

Eli kanlı bu insanlar Atatürkçülere, Solculara, hatta onlarla aynı fikirde olmayan dindarlara bile saldırmışlar, bombayla, ateşle, kesici alet ve silahla öldürmüşlerdi, sonra da ağızlarına bir “zulüm” sözcüğü dolamışlar ve suçların üstünü örtmeye çalışırcasına ajitasyona başlamışlar. Tıpkı her milli bayramımızda provake amaçlı yapılan ajitasyonlar gibi. Ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında gerçek zulüm yazılıdır, düşünce suçu işlediği gerekçesiyle öldürülen bu masum insanlar sürüsü ne kadar unutturulmaya çalışılsa da tarih hatırlatır.

Hani çoğumuzun bildiği Hozier’in bir şarkısı vardır ya Take Me To Church, insanlar bu şarkıyı genellikle dini bir şarkı zanneder ama aslında Kilisenin eşcinseller üzerinde kurduğu baskıyı anlatmak için yazılmıştır. Sözleri enfestir. Şöyle diyor:

“Take me to church
I'll worship like a dog at the shrine of your lies
I'll tell you my sins and you can sharpen your 
knife
Offer me that deathless death
Good God, let me give you my life 

If I'm a pagan of the good times
My lover's the sunlight
To keep the Goddess on my side
She demands a sacrifice
To drain the whole sea
Get something shiny
Something meaty for the main course
That's a fine looking high horse
What you got in the stable?
We've a lot of starving faithful
That looks tasty
That looks plenty
This is hungry work
Take me to church
.....

No masters or kings when the 
ritual begins
There is no sweeter innocence than our gentle 
sin
In the madness and soil of that sad
 earthly scene
Only then I am human
Only then I am clean
Amen. Amen. Amen “

Türkçesi şöyle: “beni kiliseye götür
yalanlarınızın tapınağında bir köpek gibi ibadet 
edeceğim
size günahlarımdan bahsedeceğim, siz de 
bıçaklarınızı bileyleyebilirsiniz.
bana ölümsüz ölümü bahşedin.
yüce tanrım, hayatımı sana vereyim
iyi zamanların bir paganı olsaydım
sevgilim gün ışığı olurdu
tanrıçayı yanımda tutmak için(mutlu 
etmek için)
benden bir kurban isterdi
tüm denizi kurutmak için
ışıldayan bir şeyler al
ana yemek için etli bir şeyler
işte bu harika görünen bir gösteriş
değişmeyen neyiniz var?
bizim doymak bilmeyen sadakatimiz var
lezzetli görünen
bol(bereketli) görünen
bu bir açlık işidir.
ritüel başladığında hiç kral ve efendi 
olmayacak
daha tatlı bir masumiyetimiz yok 
hoşgörülü günahımızdan başka
bu üzgün dünyevi sahnenin toprağında 
ve deliliğinde.
işte o zaman ben insanım
işte o zaman ben temizim
amin amin amin” (kendim çevirmedim, başka bir yerden aldım. Çeviride sıkıntı olabilir ama zaten önemli olan kısım bu değil)

İşte tarih yaptıkları, düşündükleri bir dinin kitabına uymuyor diye baskı görenlerle ve öldürülenlerle doludur. “Yalanların tapınağında köpek gibi ibadet etmek..” O kadar güzel özetliyor ki... Aklıma çocukken namaz kılmadığı için şiddet gören arkadaşım, başörtüsü takmak istemediği için şiddet gören ve intihar teşebbüsünde bulunan arkadaşım geliyor. Bunları yaşamadığım için mutlu mu olmam gerekiyor yoksa onlara yardım edemediğim için mutsuz mu olmam gerekiyor bilmiyorum. Belki onlara yardım edemedim ancak bu azınlığın yaşadığı sıkıntıları ve sorunları dile getirerek başkalarına yardım edebilirim.

“Özgürlük vazgeçmeniz için kışkırtıldığınız bütün hediyelerden daha değerlidir” demiş, Baltasar Giracian. İnsan doğasına aykırı olan kolektivist baskıcı hareketler (seküler ya da dini) bir dönem parlar belki ama asla düşünme ve eylem özgürlüğünü kısıtlamaya yetmez, hep bir yerden patlak verir. İnsanları ayakta tutan da bunun umududur diye düşünüyorum.