268 syf.
·348 günde·Beğendi·10/10·
Vee 2020'de bitirdiğim ilk kitap:
"İnsan İnsana". Doğan Cüceloğlu'nun kaleminden düşen bu güzel eseri zihin tarlama ektiğim için oldukça verimli bir hasat zamanı geçireceğimin tahayyülü içerisindeyim.
İnsan'ın insancıl (eşit, anlaşılır, doğal, çözümleyici, adil, özgür) bir şekilde iletişim becerilerini geliştirmesi üzerine kaleme alınmış bu kitabın içeriğinden bahsetmeden önce "neden bu kitabı okumalıyız?" sorusuna kitabın yazarından bir alıntı ile cevap vermek istiyorum: "Bir insanın ilişkilerinin niteliği, o insanın yaşamının kalitesini belirler. İlişki sorunları, gerçekte iletişim yani düşünce alışverişi sorunlarıdır ve yaşamın değişik yönlerinde kendini gösterir."(syf:14) Bu cümleye, kulak asmamak yerine kulak vermeyi denemekte oldukça fayda görüyorum. Çünkü bir insan, dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren devasa bir iletişim ağına düşmüştür. Ve doğumuyla beraber artık iletişim kaçınılmaz bir şeydir. Birey önce kendisiyle sağlıklı bir iletişim kurabilmelidir. Kendisini tam anlamıyla tanıyıp, kendisine dönük olan bakışını hem öznel hem de nesnel bir zeminde inceleyip kendisini değerlendirebilmelidir. Bu sayede benlik bilincini kazanmış bireyler kendilerini tanıdıkça, ne istediğini bildikçe kendinden emin bir şekilde harekete geçer ve isteklerini net bir zemine oturtabilir. Bu kitapta; iletişim kuran kişilerin kendi bildiğini, bildiği üslupla dile getirmesinden doğan "iletişim kazaları"nın nedenlerine dönük incelemeler yapılmıştır. İnsan insana'dan kasıt da sanıyorum ki, İletisime geçtiğimiz her insanla(anne-baba, çocuk, eş, arkadaş, patron, işçi, politikacı, vatandaş, memur vs.) her anlamda eşit, saygın, adil, özgür birer insan olarak etkileşim kurmamızdır.
İletişimde 3 tür yaklaşımdan bahseder yazar. Bunlar; Kabullenme, Reddetme ve Umursamama. Üçüncüsünün yani Umursamama'nın verdiği hasar en kötüsüdür. Çünkü kabul ve red, karşıdakinin bir insan olarak varlığını kabul ettiğinin göstergesidir. "Seni sevmiyorum veya senden nefret ediyorum" (reddetme) cümlelerinin vermiş olduğu yıkım ile; cevap vermemek, görmezden gelmek, konuyu değiştirmek (umursamamak) gibi yaklaşımların vermiş olduğu yıkım bir olamaz. Çünkü ikincisi yani umursanmamak, yok sayılmak, muhatabın nezdinde yok sayılmak daha büyük hasar bırakır insanın benliğine.

Yine kitapta ilgi merceğimi üzerine çeken şöyle bir tanımlama yapılmıştır: "Kaynak birimin gönderdiği mesajla, hedef birimin aldığı mesaj arasında bir fark varsa, bu farka "gürültü"adı verilir."(syf:78)
Ardından 3 tür gürültü olduğundan bahseder Doğan hoca. Bunlar;
1)Fiziksel Gürültü: Çevredeki gürültüden ötürü karşıdakini duymamak.
2)Nörofizyolojik Gürültü: İşitme bozukluğundan kaynaklanan bir tür gürültü.
3)Psikolojik Gürültü: Bu da insanın o an içinde bulunduğu duygu durumu, tutum, düşünce, yaşayış, kültür, değerlerin; karşıdakinin söylediklerinin olduğu gibi anlaşılmasına engel olduğu veya başka anlaşılmasına yol açtığı gürültü türüdür. Bu en tehlikeli gürültüdür. "İletişim kazaları"nın çoğunun mesnedi psikolojik gürültüdür. Biraz etrafımıza bakacak olursak ne çok psikolojik gürültü var değil mi?

Yine bana göre kitapta dünyanın en değerli hazinelerinden daha değerli bir bilgi yer alır o da 'aktif dinleme'dir. Şöyle bahsi geçer: "Geri-iletim kullanarak dinlemenin, anlamaya o denli büyük katkısı vardır ki, bu tür davranışa, iletişim uzmanları bir terim bulmuşlardır: aktif dinleme."(syf:184) devamında aktif dinlemenin en önemli faydasından bahseder: "Bu yararlardan en büyüğü, kişinin yüzeysel ilişkiler yerine, daha derin ve doyurucu ilişkiler kurabilme olasılığının artmış olmasıdır."(syf:184)

Kitabı okurken sonlara doğru geldiğimde bir bölüm var ki okumakta güçlük çektim. İçimde bir yerler sızladı ve sanki bir kor ateş içinize düşer de boğazınız düğümlendiği için onun dumanını dışarıya akıtamazsınız. Beni bu denli üzen şey; hakikatlerdir. Okurken rahatsız olduğum bölüm; "Özgürlükçü Çağdaş Anlayış" ile "Geleneksel Otoriter Kültürü"nün baskın gelen bazı temel boyutlarının karşılaştırıldığı kısım. Rahatsız olmamın sebebi Doğan hocanın tespitlerinin yanlış veya asılsız olduğunu düşünmem değil. Bilakis tespitlerin doğru oluşundan ötürü İslam dini adına üzüldüm. Geleneksel Otoriter Kültürünün, kendi ideolojilerinin, kendi kültürlerinin, kendi istek ve arzularının mesnedi olarak "İslam Dini"ni seçmeleri, bu dine yapılabilecek en kötü şeydir. Ne söylemek istediğimde buluşmamız gerekirse: Arap kültürü veya İslam'ın uğradığı her coğrafyadaki kültürleri toplayıp kendi içinde sentezlemek, Allah'ın indirmiş olduğu saf, katıksız İslam dini demek değildir. Maalesef geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanlar, kendi düşünce dünyalarının meşruluğunu göstermek için dini(sadece islam dininde değil bütün dinlerde), düşüncelerine mesned olarak görmek için ilk hâlinden saptırıp yozlaştırabilmişlerdir.
Aliya İzzet Begoviç'in sloganı ile kitap kritiğimi bitirmek isterim: "Hedefimiz, Müslümanların İslamlaşması."
Kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.