Bugün günlerden kaçış günüydü. Epey bir zamandır kapandığım dünyamdan biraz uzaklaşmak istedim. Yakınlaşmak istediğim yer ise, yıllar yıllar öncesinde, üniversite yıllarımda sokaklarını arşınladığım İstiklâl caddesiydi. Evim o sıralar Cihangir’de olduğu için o cadde evimin yolu üzerindeydi. İstiklâl caddesi yine her zamanki kalabalıklığını barındırıyordu. Bir tarafta ulusalcı gençler, bir tarafta meraklı çehreler ve diğer tarafta ben kitapçı dükkanlarını dolaşıyorum. Epey bir zamandır -ki yaklaşık iki yıldır- dolaşamamışım kitapçıları. Uzaktan takip etmek değil, dokunarak, koklayarak, sayfaların arasında kaybolarak, elinde arka kapakları okuyarak, önsözlere, sonsözlere bakarak takip etmek daha farklı bir şey. Kitap kokusunu özlemişim.

Güncel kitaplardan kaçarım aslında. Ama Ahmet Altan’ın Son Oyun’unu aldım. “Arka kapağında Tanrı, hep aynı emri verdi: “Şehvetten sakının”, “Güzel kadınların uyandırdığı şefkatten korkun!” yazıyordu.

Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar’ını merak ediyordum epeydir: “Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan, gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven.”i anlattığı yazıyordu, ayracında.

“Dua, O’nun eşiğinde bir köle olduğumuzu fısıldamaktır.” “Vermek istemeseydi istemeyi vermezdi” ön başlığıyla sunulan, Süheyl Seçkinoğlu’nun Her Gün Bir Dua kitabını da heybeme ekledim.

Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları kitabı, Mustafa Ulusoy’un aşkı kaybedip kendini bulanların kitabı, Aynalar Koridorunda Aşk’ını, Ayşe Kulin’in Hüzün ve Hayat isimli kırk senelik yaşamını kendi dürbününden bizlere gösterdiği iki kitabını, Beşir Ayvazoğlu’nun “Bir Ses ve Ateş Romanı” Ateş Denizi kitabını da büyük bir iştiyakla aldım.

Yapı Kredi Yayınları’na da gittim. Epey bir zamandır, aradığım Nurullah Ataç’la karşılaştım orada. Denemelerini aldım. Hep mesafeliydim Nurullah Ataç’a karşı. Ama artık kendimi uslandırdım. Farklı pencerelerden de hayata bakmam gerektiğini öğrendim. Yok öyle sana çizilen bir pencereden her şeye bakacaksın. Başkalarının ön yargıları benim yargım olamaz. Yargılayacaksam bilmeliyim. Kendi değer yargılarımla değerlendirmeliyim. Başkası gibi değil, kendim gibi düşünmeliyim. Öztürkçe kelimeler kullanıyormuş, olsun. Okuruma Mektuplar, Prospero ile Caliban, Söyleşiler, Diyelim, Söz Arasında, Karalama Defteri, Ararken, Günlerin Getirdiği, Sözden Söze kitaplarını aldım. Şimdi uzun bir zaman Nurullah Ataç’ın dünyasına gireceğim.

Abdülhak Şinası Hisar’ın bir zamanlar elimde Boğaziçi Mektupları kitabı vardı ama şimdi nerdedir bilmiyorum. Ondan da Fahim Bey ve Biz ile Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde kitaplarını aldım. Roland Barthes’in Eleştirel Denemeler’i, Münir Göle’nin Afâkî Haller’i, Marcus Aurelıus’ın Düşünceler’i, Ece Ayhan’ın Sivil Denemeler Kara kitabını, Karl Raımund Popper’ın Hayat Problem Çözmektir’ini, Kazuo Ishıguro’nun Beni Asla Bırakma’sını, Herman Hesse’nin Boncuk Oyunu’nu da es geçmedim. Yapı Kredi Yayınları’nda kasada bulunan kızcağız yardımıma koştu: “İsterseniz size yardım edeyim.” “Zahmet olmasın!” “Ne zahmeti!”

Aldıklarımı verdim ama ben bu arada şiir bölümünün önüne gelmişim. Turgut Uyar göz kırpıyor. Bak bütün şiirlerim burada. Büyük Saat’i aldım. Özdemir Asaf bıyıklı ve kravatlı haliyle Çiçek Senfonisi’ni icra ediyordu. Dinlememek olmaz. Benden Sonra Mutluluk hâsıl olacak sende dedi. Onu da aldım. Edip Cansever beni de al dedi: “Her insan biraz ölüdür/ Biz de biraz ölüyüz.” Canlandırmaz mısın beni dünyanda, ya da şiirlerimle sana da can katsam. Almazsan “Sonrası Kalır” dedi. İki ciltlik bütün şiirlerini de aldım. “Taş basması ülkedir bu/ al basması insandır bu” diyen Ebubekir Eroğlu’nun toplu şiirlerini içeren Berzah’ını da berzaha bırakmadım. Onu da dünya gözüyle aldım.

Uzun zaman oldu, kitapçıları dolaşmayalı. Özlemişim. Okumayı da özledim, düşünmeyi de. Ara ara kaçmak lazım tutsak olduğun meşgalelerden…