314 syf.
·10/10
Mustafa Kutlu deyince aklıma; çiçeklerin türlüsü, kuşların türküsü, köydeki üzüm salkımı, horozların ötüşü, toprağın işlenişi, tek kat bahçeli ev ve kanaat ekonomisi geliyor aklıma. Tabi dua ve şükrü de unutmamak lazım. Son kitabı Vitrinde Olmak dün bitti.

Mustafa Kutlu’nun okumadığım es geçtiğim kitabı var mıdır, belki pek azdır. Mustafa Kutlu hem hikâyeci hem de bir köşe yazarı. Yaklaşık yirmi yıldır bir gazetede yazıyor. Bazen güncel siyaseti, bazen gördüğü bir fotoğrafı, bazen artık göremediği resimleri, bazen umutlarını bazen hayallerini ve çoğu zaman da gönlündekini yazıyor. Gün oluyor, alıp bizi götürüyor bir taşlı tarlaya, alın diyor, ter diyor, istikbal burada diyor; gün oluyor alıyor eline bir portakalı, “Portakal işte böyle yenir.” diyor. Ve bizim de ağzımızın suyu akıyor.

Mustafa Kutlu’nun senaristlik yönünü, sinemacı yönünü unutmamak lazım bu yazılarda. Sade, anlaşılır ve samimi bir üslubu var. Yazmıyor oynatıyor hayatı kaleminde. Mustafa Kutlu halktan biri. Onlar gibi inanıyor, onlar gibi yaşıyor, onlar gibi düşünüyor. Bakmıyor üst perdeden. Tam bir Müslüman. Bazen kitaplarında dualarına rast geliyorum, canı gönülden âmin diyorum.

Kitabı okurken ara ara gaza geliyordum hani. O aralar şöyle bir not almışım:

“Ne zaman Mustafa Kutlu okusam, tası tarağı toplayıp köyüme gidesim gelir. Bakmayın siz köyüm dediğime, bir günlük de olsa şöyle ahım şahım bir köy hayatım yoktur. Zaten benim bir köyüm de yoktur. Kendi köyüm olmasa da bir köy buluruz. Gidersin yaparsın iki göz oda. Ah bir de bahçe. Bahçenin yanında iki evlek sebze. Etrafı meyve ağaçları. Köşede bir ahır, birkaç inek, üç tavuk. Karabaş kapının yanında. Şöyle üç beş dönüm tarla. Öyle beklemeyeceksin çok para. Her şey organik. Tesbih bir yanda. Kitap bir yanda. Bilgisayar mı, at onu, at onu. Kalem kâğıt, tamam o olur. Atımı getirin dayanamıyorum, deehh! Hadi oğlum, kurtul betondan, çık asfalttan, gir toprak yola, şöyle çağıl çağıl akan dereye doğru uçur beni...”

Mustafa Kutlu’nun kitabında ne mi var? Ne yok ki! Silaha Hayır’dan, Aç Doyuran Aç Kalmaz’a; Kainat Kitabı’ndan Kavun Karpuz’a; Kalbin Sesi’nden Toprak Dede’nin Sesi’ne kadar her şey. Öteki Diye Biri Yok, Aramıza Kim Girdi diye soruyor Kutlu.

İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

(İnsanları) Hazreti Peygamberin hayatına çağırıyorum. Bir öğünde kaç kap yemek yiyordu? Kaç kat elbisesi vardı? Nasıl bir evde otururdu? Ne kadar sadaka veriyordu? O devir başka, bu devir başka. Eh, ahir zamandayız. İnsanoğlu ahir zamanda azacak.

Gençleri bezgin olan bir ülkenin istikbali karanlıktır.

Çocuğun tabiatı sevmesi onu tanımasına bağlı. Ayakları toprağa değecek, eliyle fidan dikecek, çiçek dikecek ona bakacak, sulayacak, dibini çapalayacak; büyüdüğünü, fidanın meyve verdiğini, saksıdaki çiçeğin açtığını görecek, işte o zaman toprağa ve tabiata bağlanır. Ağacın, kuşun, böceğin, çiçeğin kıymetini bilir. Kalbi yumuşar, sevgisi artar, insanlara karşı daha müşfik davranır.

Güneş mor dağların ardına çekiliyor. Daha karanlık basmadan tepsi gibi bir ay doğuyor. Bir kuş dertli dertli ötüyor. Aklımdan çocuklar, aile, komşuluk, sevgi, saygı, merhamet, şefkat, feragat, cömertlik, sabır, şükür, öte dünya, hesap günü geçiyor. Eski bir şarkı geçiyor: “Kavuşmamız mahşere kaldı.” diyor.

Bizler soğuk pınarlardan çok sular içtik, billur gibi derelerde alabalıkları seyrettik, korkarım bizden sonraki nesiller suyu sadece şişelerde görecek.

Hem konforun kuş tüyü kucağında yiyip, içip şişeceksin; hem de dal gibi kalmaya kalkacaksın. Nerede o pırasanın bolluğu.