Başta ebeveynler ve eğitimciler olmak üzere her bireyin okuması gerektiğine inananlardanım.
İnsanlığı, masumiyeti o kadar naif ve sade anlatmış ki yazar.
Büyükbabanın eğitim anlayışı; asla parmak sallayarak anlatmaması, zamanı gelmeden dile bir şey getirmeyişi, Küçük Ağaç’ın yaşayarak öğrenmesine izin vermesi... Bir bakıma Montessori felsefesinde de bahsedilen “yaparak yaşayarak öğrenme, öğrenmenin hayatla içiçe olması” ilkesinin vücut bulmuş hali. Bir büyükbaba ne kadar güzel eğitebilirse, öyle güzel eğitiyor torununu. Tüm radikal ve sığ sistemlere inat kurtarıyor torununu. Hayatın nasıl öğrenileceğini öğretiyor bir bakıma. Beyaz adamın, yani bizlerin mahkum olduğu tüm sahte, ucuz ve robotlaşmış hayata inat. İnsanların yaparak ve yaşayarak nasıl en iyiyi ve en güzeli öğrendiğini öğütlerle harmanlıyor adeta bu kitap. Kitaptan yapacağım birkaç alıntıya yer vererek bitirmek istiyorum yazımı.
“İyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsin.”
.
.
“Onlara göre sevgi ve anlayış aynı şeydi. Büyükanne, anlamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyledi. İnsanları ve Tanrı’yı anlamazsan ne insanları ne Tanrı’yı sevebilirdin.”
.
.
“Büyükbaba dedi ki verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona anlatmak, yalnızca “bir şey” vermekten daha iyiymiş. Dedi ki “Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o zaman adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca sürekli veriyor olursun.” Büyükbaba dedi ki “ O adama yanlış hizmet yapmış olursun, çünkü sana bağımlı olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın.”
.
.
“Bir geyiğe ihtiyacın varsa en iyisini alma, zayıf ve yavaş olanını seç, o zaman geyik daha güçlü olur ve her zaman sana et verir. Panter bunu bilir sen de bilmelisin.”