es-Saymerî "Menâkıb"ında şöyle bir olay anlatır:

İmam Ebû Hanîfe(rh.a.) ilmî bir seyahat için Bağdat'a gitmiştir. Kûfe'deki talebeleri, aralarında çetin bir mesele takrir edip üzerinde uzun araştırmalar yapar ve döndüğünde İmam'a bu meseleyi sormayı kararlaştırır. Kûfe dışında karşıladıkları İmam'a, hoş-beşten sonra meseleyi arz ederler. İmam, "Bu meselenin cevabı şudur" der.

Talebeleri itiraz eder ve aralarındaki konuşma şu minval üzere devam eder:

- Ya İmam! Bağdat size yaramamış. Biz bu meseleyi günlerdir aramızda konuşup tartışıyoruz. Vardığımız sonuç sizinki gibi değil.

- Öyleyse getirin delillerinizi.

Deliller zikredilir ve konuşma devam eder:

- Şu şu sebeplerden dolayı bu meselede sizin vardığınız sonuç yanlış, benim söylediğim doğrudur.

Bunun üzerine özür dileyerek "tamam" derler. Ama İmam meselenin peşini bırakmaz:

- Birisi size benim söylediğim cevabın yanlış, sizin söylediğinizin doğru olduğunu söylese ne dersiniz?

- Bu mümkün değil. Zira siz az önce meseleyi vuzuha kavuşturdunuz.

İmam, "Öyleyse dinleyin" der ve kendi cevabının delillerini çürütüp, onların delillerini takviye eder.

Bunun üzerine,

- Bize haksızlık etiniz demek ki. Biz bu cevabın doğru olduğunu zaten söylemiştik.

- Acele etmeyin. Şimdi size, benim cevabımın da, sizin cevabınızın da yanlış olduğunu, bu meselenin doğru cevabının bir üçüncü seçenek olduğunu söylersem ne dersiniz?

Bunun mümkün olmadığını söylediklerinde, önceki iki cevabın delillerini çürütüp, üçüncü cevabın delillerini takviye eder. Talebeler şaşkındır. "Ey İmam" derler, "doğrusu neyse bize söyleyin." Bunun üzerine İmam Ebû Hanîfe, ilk cevabının doğru olduğunu ve diğer iki cevabın yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koyar.

Benzeri bir hadise Takiyyüddîn es-Sübkî(rh.a.) hakkında, oğlu tarafından nakledilmiştir.

Oğlu Tâcuddîn es-Sübkî'nin Tabakâku'ş-Şâfi'iyye'de zikrettiğine göre babası Takiyyuddîn es-Sübkî, ömrünün sonlarına doğru Kur'an tilaveti ve murakebeye yönelmiş, münazarayı terk etmişti. Geceleri uyuma adeti yoktu. Gündüz –resmî işlerinden ve diğer ilmî meşgaleleri ile ibadetlerden arta kalan zamanlarda– uyurdu. Oğluna da özellikle gecenin ikinci yarısını uykuyla geçirmemesini, fuzuli bir işle uğraşarak da olsa seher vaktine uyanık girmesini öğütlemişti.

Bir gece ders arkadaşları oğul es-Sübkî'ye, babasının o ünlü münazaralarından birisine tanık olmak istediklerini söylediler. Babasına bu talebi iletince kabul etti ve kendi aralarında, kaç kişi iseler o kadar vechi bulunan bir mesele tayin edip, her birinin, seçtiği vechin delilleri üzerinde çalışmasını, hazır olduklarında kendisine haber vermelerini istedi.

Hazır olduklarında takrir ettikleri meseleyi kendisine arz ettiler. Her biri ile konunun bir vechi üzerinde münazara etti ve hepsini susturdu. Sonunda "Hepimizin delillerini çürütünüz; peki bu meselede hak olan görüş hangisidir?" dediler. Bununu üzerine "Bana göre hak olan şu arkadaşınızın savunduğu görüştür" diye başlayarak oradakilerin savunduğu görüşlerin her birini ayrı ayrı takviye etti. Bu defa da öğrenciler, "Şimdi de bütün görüşlerin hak olduğunu söylediniz; batıl olan nedir?" diye sordular. "Hak olan şu görüştür; diğerlerine gelince, şu görüş şu sebeple, bu görüş bu sebeple reddedilir" diyerek az önce haklı çıkardığı görüşleri bu defa da mahkûm etti. Oğul es-Sübkî diyor ki: "Oysa orada bulunanların hepsi iyi biliyordu ki, Şeyh bu mesele üzerinde durmayalı yıllar olmuştu."

Oğul es-Sübkî'nin zikrettiğine göre bir kere duyduğu/dinlediği birşeyi bir daha unutmayan ve Hadis, Fıkıh, Tefsir, Kıraat, Usul... ilimlerinde döneminin ilim adamlarınca "imam" olarak nitelendirilen baba es-Sübkî hakkında büyük Hadis hafızı allame Salâhuddîn Halîl b. Keykeldî el-Alâî şöyle der: "İnsanlar, "el-Gazzâlî'den sonra Takiyyuddîn es-Sübkî gibi birisi gelmiş değildir" diyor. Oysa bana göre onun hakkında böyle söyleyenler ona haksızlık ediyor. Zira benim nazarımda o, Süfyân es-Sevrî gibidir."

Pek çok İslam aliminin ezber ve hafıza gücü konusunda nakledilen dehşetengiz anekdotlar onun hakkında da varittir. Başta Kütüb-i Sitte olmak üzere meşhur Hadis musannefatını, yine başta İmam eş-Şâfi'î'nin el-Ümm'ü ve el-Müzenî'nin el-Muhtasar'ı olmak üzere pek çok Fıkıh kitabını, fukaha akvalini, Arap dili alimlerinin görüşlerini, şiirleri... ezberinde bulunduran birisi olarak birçok eserini sadece hafızasından yardım alarak yazmış olması şaşırtıcı değildir...

Döneminin ez-Zehebî, el-Mizzî, el-Birzâlî gibi büyük Hadis hafızları ona talebelik etmiş, kendisinden hadis dinlemiştir. Kendisine reddiye yazdığı İbn Teymiyye bile onun ilmini ve dirayetini itiraf edenlerdendir.

Aralarında muhasama meydana gelmiş olan kişilerin bile vefat ettiğini haber aldığında üzülür, Kur'an okuyarak ruhlarına hediye ederdi.
Haya timsali idi; yanında kimsenin mahcup duruma düşmesinden hoşlanmazdı. Talebelerinden en küçük bir mesele konusunda bir tesbitte bulunanlara, sanki o meseleyi hiç duymamış gibi tepki verir, onları cesaretlendirir, teşvik ederdi. Oğul es-Sübkî'nin anattığına göre birgün talebelerinden birisi, muahhar bir alimden bir mesele nakleder. Oğul es-Sübkî bu meselenin daha önceki bir alimin eserinde de geçtiğini, muahhar kaynağın zikredilmesinin uygun olmadığını söyler. Bunun üzerine baba es-Sübkî oğluna, "Bunu nereden biliyorsun, kaynağını getir" der. Oğul es-Sübkî, bahsettiği kaynak eseri getirmek için oradan ayrılır. Döndüğünde o talebe gitmiştir. Konuşmaya başlamadan baba es-Sübkî şöyle der: "Senin zikrettiğin mesele, o kitabın şu bölümünde geçiyor. Bunu biliyorum. Ancak bir ilim talebesi hocasına enteresan bir mesele keşfettiğini göstermek isterken sen onu mahcup duruma düşürecek bir tavır takındın. Bu uygun bir davranış değildir."

Takiyyuddîn es-Sübkî(rh.a.), zikretmeye çalıştığım meziyetlerde elbette "tek" değil. Tabakat ve Menakıp kitaplarında pek çok alim hakkında buna benzer anekdotlar bulunduğu ehlinin malumudur. Bu yazıyla sadece bizi günlük hayatın hay-huyundan biraz olsun çekip alacak bir pencere aralamak istedim...

Ebubekir Sifil Hoca