·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Şubat 2020 12:28 Sevgili Nobel ödüllü yazar Toni Morrison'ın "Hak ettiği saygınlığı ancak yirmi beş sene sonra...elde etti." dediği çarpıcı bir romanı En Mavi Göz. Irk ayrımcılığını ve ırka dayalı güzellik anlayışını toplumda şekillenmesinden uzun süre sonra anlatıyor olmasına rağmen okuyucuya sanki olayların en başını biliyormuş gibi hissettirmesinin bile isteye hazırlanmış bir tuzak olması her bölümde yüzümüze çarpıyor.
Olaylar örgüsü İkinci Dünya Savaşından hemen önce ABD'nin Ohio eyaletinde yaşayan küçük, siyahi ve "çirkin" bir kız çocuğu olan Pecola üzerinden anlatılmış. 11 yaşındaki Pecola'nın çevresi tarafından aşağılanmasını, horgörülmesini ve bunları kendi sinesine çekerek -belki de en dehşet verici nokta- kendisini aşağılamalarına boyun eğerek "çirkin" olduğunu "bilmesini" okuyoruz. Okur daha sonraları aslında bu kabullenişin "kendisinden üstün" insanların dayatmalarını kendi fikriymiş gibi benimsemesinin bir uyum sağlayabilme çabası olduğunu anladığı zaman işler dramatikleşmeye başlıyor, bir çift mavi gözü olsa onlar gibi "güzel" olabileceğine inanıyor Pecola ve her gün bunun için dua ediyor. Pecola'nın kendi babasından hamile kalma hikayesini okuduğumuz zaman başımızdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Yazar her ne kadar dış kaynaklı bir bakıştan kaynaklanan aşağılık olma hissinin hasar bırakıcı biçimde içselleştirilmesine karşı bir tepki niteliğinde olması için bütün bir ırkın şeytanlaştırılması gibi anlamsız bir şeyin, toplumun en narin üyesinin, küçük bir kız çocuğunun üzerinden anlatılmasını uygun görse de bu tarz bir ensest ilişkiyi okumak insanı afallatmıyor değil. (Bunun belki de bizleri etkilediği kadar kitaptaki "toplumu" etkilememesi de cabası)
Bizim için ana karakter minik Pecola olsa da kitabın benim en sevdiğim özelliği geçmişe uzanması oldu. Anlatımın karakterimizin çevresindeki kişiler arasında değiş tokuş edilmesi sürdürülebilirlik ve kurgudaki boşluklarını doldurması için geliştirilen zekice bir taktik olmasının yanı sıra okudukça farklı bir amaç taşıdığını da görüyoruz. Rahatlıkla "kötü" karakter nitelendirmesi yapabileceğimiz kişilerin belki de daha da "kötü" karakterlerle karşılaşmış olmalarını okumak bir haz verse de bunun uzun sürmediğini fark ediyoruz ve nefretimizi "daha kötü karakterlere" yöneltiyoruz. Muhtemelen kitap biraz daha uzasa bu şekilde bir zaman cetveli kalır elimizde. Nefret ederken merhamet duyuyoruz, hangi duygunun baş kaldırmasına izin vereceğimizi çoğu bölümde kestiremiyoruz belki de.
Irkçılık, aile içi şiddet, toplumsal aşağılanma ve baskı temalarının işlendiği kitap anlatımının özgün tarzıyla beni gerçekten etkiledi. Yazarın sonsözünü okumak da bir o kadar keyif vericiydi. İyi okumalar dilerim...