(Gazi Üniversitesi, Ziya Gökalp Sempozyumu,
Ankara, 8 Mart 2004)
Seksen dört yıl önce, 25 Ekim 1924 tarihinde, Büyükada'daki
evinden sedyeyle getirildiği Taksim-Harbiye arasındaki Fransız
Hastanesi'nde öldü. Kesin bir tanı konulamamıştı, bir süredir devam
eden hastalığına aksi olsaydı bile ülkenin ve adı geçen sağlık
kurumunun o günkü yetersiz koşullarında bir şeylerin yapılabilmesi
pek mümkün olmayacak gibiydi. Herhalde, çok geç kalınmıştı...
İstanbul'un o güne kadar tanık olmadığı görkemli bir kalabalığın
elleri üzerinde taşınan na'şı, Ayasofya Camiinde cenaze namazı
kılındıktan sonra Çemberlitaş yakınındaki II. Mahmut Türbesi'nin
haziresinde toprağa verildi. Güzel bir kabir yaptırdı sevenleri
onun için.

Asılları Diyarbakır Müzesi'nde bulunan eski harflerle el yazılı notlarla kardeşi Nihat Gökalp, ağabeyinin son gün ve saatlerini bir asker titizliğiyle kayda geçirmiş: “Merhum ağabeyimin sıhhatinin fenalaşmasından bir gün önce,
23 Ekim 1924 cuma günü dimağında su toplandı. Bunun alınması
halinde iyi bir sonuç sağlanabileceği söylendi. Doktorlar da aynı
kanıdaydılar. Aile reisi olarak ben ve yengem Vecihe Hanım (bu konuda)
bir senet imzalayarak verdik. İçi boru olan bir mili merhumun
omuriliğine soktular. Büyük bir tasın içine, dimağdan geldiğini
söyledikleri bir kilo kadar bulanık bir su aktı. Fakat bu ameliyenin
(işlemin) bir yararı olmadı. Merhum, son günlerinde ağızdan gıda
alamadığından (sözünü ettiğim) milin bir benzerini, ucu midesinin
içine geçinceye kadar (ağızdan) sokuyorlar ve bununla midesine
sıvı bir gıda akıtıyorlardı.. .
(Hastamız) Pangaltı'daki Fransız Hastanesi'nin ikinci katında bulunan
38 numaralı odada tedavide idi. Telefonu, Beyoğlu 138...

Son saatleri: Cumartesi, 24-25 Ekim 1340 ( 1924) gece saat 22 sıralarında
nabızları düşmeye ve hafif can çekişme belirtileri görülmeye
başlandı. Sabaha doğru, saat iki buçukta, bu durum kademeli olarak
artarak 4.49'da ruhunu teslim ettiler. Bundan sonra bile yüzü nurlu idi
ve tazeliğini koruyordu. Bunları saat 5.40'ta yazıyorum...
Yedek subaylarımızdan şehit Enver Bey'in eşi olan hastabakıcı Madam
Roz ile hemşire Matmazel Maryel Vis (gece boyunca) yanımızda
bulundular. Bu muhterem hanımlar büyük bir özen ve üzüntüyle hizmet
ediyorlardı...

Sözünü ettiğim Madam Roz'un yetim (kalmış) çocukları şunlardır:
Zeki Enver ve Şahap Enver beyler. Büyüğü on bir, küçüğü beş yaşlarında
idi ve İstanbul'da oturuyorlardı. Şehit subay yavruları olmaları nedeniyle
her ikisi de Kuleli Askeri Lisesi ilkokul sınıflarına alınmışlardı...

Ankara'dan, reisicumhur ve arkadaşları ile Büyük Millet Meclisi ve
hükümet adına bir heyetin yanı sıra İstanbul'daki bütün resmi ve gayri resmi kurumların temsilcileri, ayrıca, halkın pek önemli bir kısmı
en derin bir teessür içinde cenaze ve defin törenine katıldılar. Daha
önce hastanede ölüm raporu imzalandıktan sonra merhumun na'şı
saygıyla ölü odasına alınmış ve lambaları sabaha kadar yanık bırakılan
bu odada tutulmuştu. Türk Ocağı (yetkililerinin) başvurusu ve
bizlerin izni ile merhumun yüzünün kalıbı alçıya alındı. Büstü veya
heykeli yapıldığında bu (masktan) yararlanılacakmış.. .
Bu notları 24-25 Ekim cumartesi ve pazar günleri aldım. Nihat Gökalp
...

2001 yılının Mayıs ayında. Hulki Cevizoğlu imzasıyla Aktüel ve Mevlut U. Yılmaz imzasıyla da Yeni Düşünce dergisinde çıkan yazılarda, Ankara Etnografya Müzesi'nde Ziya Gökalp'in kesik sağ elinin mumyasının olduğu iddiası ortaya atılmış ve bu iddia fotolarla da desteklenmişti. İşin ilginç yanı, müze yetkilileri bu konuda kesin bir şey söylemiyorlardı:
Bu, gerçekten bir elin mumyası mıydı yoksa bir mulaj mı? Her ne amaçla
olursa olsun birilerinin Ziya Gökalp'in elini düpedüz kesmiş olması, kardeşi Nihat Bey'in bir dakika bile yanından ayrılmadığı bir ortamda olanaksız gibi görünüyor. Bu konu gene de, daha fazla vakit geçirilmeden adı geçen müze ilgililerince aydınlatılmalıdır.

25 Ekim 1924 pazar günü öğleye doğru Anadolu Ajansı bütün
yurda ve dünyaya şu tebliği yayımladı:
Türk vatanı en büyük ilim adamını kaybetti. Milli Mücadele (azminin)
ruhu olan milliyet fikirlerini yaymak suretiyle Ziya Bey'in yerine getirdiği hizmetler, Türk milletinin kalbinde sonsuz bir minnet
(duygusu) bırakmıştır. Anadolu Ajansı, bu büyük kayıp karşısında
duyduğu derin üzüntüyü belirtir ve ulusumuza başsağlığı dileklerini
sunar...
Gökalp ailesine gelen yüzlerce taziye telgrafının tam sayısı belli değildi ama içlerinden birinin yeri başkaydı: İstanbul Vilayeti vasıtasıyla (Diyarbakır mebusu) Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye: “Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey'in bütün Türk âlemi için acı
veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı
duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek
kişiliğinize arz eder ve Türk millet ve hükümetinin büyük düşünürün
ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim, efendim.
Ankara, 26 Ekim 1924, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal

Reisicumhurla aynı gün Latife Gazi Mustafa Kemal imzasıyla
Latife Hanım da Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye başsağlığı
dileklerini arz ediyordu.

Başvekil İsmet Paşa'nın telgrafı ise şöyleydi:
Büyük alimin kaybı ile memleketin uğradığı felaket içinde muhterem
ailenizin duyduğu derin üzüntüye bizler de ailece katılıyoruz.
Cenab-ı Hak'tan (sizlere) teselliler niyaz ederim.
İsmet

Ziya Gökalp'in insan olarak kişiliğine; düşünce ve ülkülerine
olan ilgi bunca yıl sonra da eksilmeden sürüp gidiyor. Birkaç örnekle,
gazeteci Taha Akyol köşesinde onun yaşayan fikirleriyle
hala bir ışık olduğunu belirtiyor ve bir anma toplantısı düzenleyen
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü
ve De kan Prof. Korkut Tuna'yı yürekten kutluyordu.

İlhan Selçuk, hayli buruk da geçse Cumhuriyet'in 83'üncü yıl dönümü törenler ve aydın ve bilinçli çevrelerde geleceğe dönük endişelerle kutlanırken, Gökalp'in ilk kez Tanin gazetesinde 20 Aralık 1915 günü yayımlanan ve
Benim dinim ne ümittir, ne korku,
Allah'ıma sevdiğimden taparım!
dizeleriyle başlayan ünlü şiirinin tamamına Penceresinde yer
veriyor ve şöyle diyordu:
Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti,
Ziya Gökalp 'in şiirinde kendisini bulmuştu. Ama ne yazık (Cumhuriyetimiz)
tarikat ve cemaat furyasında ulusal benliğini yitirdi...


Oktay Akbal da üzüntülüydü ve sitemlerini açıkça yöneltiyordu
“Orasıdır Senin Vatanın Diyen Adam” başlığıyla yayımlanan
Evet/Hayır köşesinde: Ziya Gökalp şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle; yapıtlarıyla,
öngördüğü düşünceleriyle yaşayan bir bilge. Mustafa Kemal öncülüğündeki
atılımların baş destekçisi... Türklük, Türkiyelilik, alt kimlik, üst
kimlik gibi tartışmaların üstüne çıkmış bir Doğulu yurttaşımız... Atatürk'ün
Ne mutlu Türk'üm diyene gerçeğini kimliğiyle kanıtlamış... Daha 1910'larda Türklüğü, Türkçe'yi, gerçek Müslümanlığı anlatmak, öğretmek, benimsetmek için şürle, kitapla, konuşmalarla büyük çaba harcamış bir büyüğümüz. Ama bizler unutkan insanlarız. Böyle bir öncüyü ancak ölüm yıldönümlerinde zorlukla anımsıyoruz...

Fıkra, makale, kitap, hitabe... Hepsi toplumların aydınlanmasında
etkilidir ama en güçlü, en kalıcı olan, iç dünyamızda yer eden şiirdir.
Gökalp de bunu yapmış, kendinden sonrakilere en uygun öğütleri bırakmış
biri... Prof. Cavit Orhan Tütengil'e (toplumbilimci, felsefeci,
1921 - faili meçhul kalmış bir cinayet sonucu 1979) göre Ziya Gökalp'in
etkisi ölümünden sonra da sürmektedir. Prof. Emre Kongar'a
göre ise Geç kalmış ulusallaşmanın kuramsal temellerini atan bir
düşünce adamıdır.

Başka bir Cumhuriyet yazan, Hikmet Bila, bugünleri düşündüren bir de alıntı yapmıştı köşesinde; devrim tarihimizin unutulmaz bir ismi olan gazeteci, yazar ve siyaset adamı Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971): “Türkçülük ve Türkçüler, hiçbir politikaya karışmasalar bile suçlu ve sorumlular arasındaydılar! Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türkiye'de milliyet hissini uyandırmaktı. Sanki bütün felaketlere o yüzden uğramıştık. Maarif nazırlarından biri, mektep kitaplarından Türk kelimesinin çıkarılmasını istemişti. Türklükten kaçan kaçanaydı.”

Bunları yazıyordu, aralarında görüş ayrılıkları olduğunu herkesin bildiği Taha Akyol, İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Hikmet Bila gibi kimi seçkin köşe yazarları. Taha Akyol üstelik İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Ziya Gökalp'le ilgili bir anma toplantısı nedeniyle Dekan Korkut Tuna'yı -haklı olarak- kutluyordu.

Kim bu adam? Ne gerek var onu anmaya?
Ölümünün 8O'inci yılına rastlayan 2004'te Ankara'da Gazi Üniversitesi
Ziya Gökalp'le ilgili bilimsel bir toplantı, bir sempozyum
(seminer) düzenlemeye karar verdi. Çalışmalar 8-9 Mart
günlerini kapsayacak ve rektörlüğün Mimar Kemaleddin Salonunda yapılacaktı. Sempozyumun konusu Ziya Gökalp – Ulus Devlet ve Küreselleşme olarak belirlenmişti. Doğrusu, ülkenin ve dünyanın güncel sorunlarına ışık tutmaya açık bir konu seçilmişti.
Bununla da yetinmeyen üniversite yönetimi, günler öncesinden
Ankara ölçeğinde tanıtımı yapılan halka açık sempozyumu
daha da çekici hale getirmek için bir de konser düzenlemişti.
Rektör Profesör Dr. Rıza Ayhan, herkesi, Ziya Gökalp'in Anısına
Türk Dünyası Müziğinden Örnekler konserini onurlandırmaya
davet ediyordu. Bitmedi! Sayın rektör, yapacağı açış konuşmasından sonra Ziya Gökalp'in hayatta kalan tek kızı olan Türkan
(Gökalp) Yurtcanlı (doğum. 1918) Hanımefendi'ye özenle hazırlanmış
görkemli bir de anı plaketi sunulacaktı.

Gazi Üniversitesi böylece, kendisini yurduna ve halkına adamış
bir büyük düşünür ve bilim adamını tam da zamanında gündeme
taşımakla kalmamış, onun, seksen altı yaşındaki (bu kitap
yazılırken doksan yaşındaydı) kızını da unutmamıştı:
Plakette şu sözler okunuyordu:
Sayın Türkan Gökalp, Türk düşünce ve siyaset hayatının önemli
isimlerinden fikir adamı ve düşünür babanız Ziya Gökalp adına düzenlenen
Ölümünün Sekseninci Yılında Ziya Gökalp-Ulus Devlet ve
Küreselleşme Sempozyumu anısına şükranlarımı sunarım.
8 Mart 2004, Profesör Dr. Rıza Ayhan, Rektör

Ya katılanlar? Böyle bir sempozyumda tebliğlerini sunmak ve konuşmak için yapılan daveti kabul ederek kimler gelmemişti ki Ankara'ya? Gazi'den Prof. Dr. Semih Yalçın, Mümtazer Türköne, Çağatay Özdemir, Necmeddin Sefercioğlu ve Ahmet Bican Ercilasun dışında, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Sina Akşin, Hacettepe'den Prof. Dr. Umay Günay ile Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Eren...

Sonra İstanbul ve başka illerden
gelenler. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkal,
Korkut Tuna ve Doç. Dr. Özcan, Marmara'dan Prof. Dr. İnci
Enginün ve Bilken'ten Prof. Dr. llber Ortaylı... Gaziantep Üniversitesi'nden
Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan ile Süleyman Demirel'den
Prof. Dr. Bayram Kodaman...

Osmanlının, İstanbul'daki bir tek Darülfünundan 100'ün üzerinde üniversite yaratan Cumhuriyet'in bilim adamı çocukları Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı ulus devlet kavramı üzerinde tebliğ sunmak ve görüşlerini belirtmek için toplanmıştı başkentte. Dinleyicilerin çoğunluğunu da Cumhuriyet'in eğitimcileri
ile öğrenciler oluşturuyordu.

Seçkin bir kalabalığın doldurduğu salonda, 8 Mart 2004 Pazartesi günü Rektör Prof. Dr. Rıza Ayhan kısa bir konuşmayla Ziya
Gökalp'i andı ve sempozyumun amacını açıkladıktan sonra hazırlanan
plaketi sunmak üzere Türkan Gökalp'i sahneye davet etti.
Çok istemesine karşın, doktorları izin vermediği için ne yazık ki
gelememişti Türkan Hanım ve en derin şükran duygularını Gazi
Üniversitesi rektör ve yetkililerine iletmek üzere kızı Sevinç Karacan'ı
görevlendirmişti.

Oğlu Oğuzhan'la birlikte Ankara'ya gelen Sevinç Hanım sunulan
plaketi aldı, teşekkür etti ve yerine oturdu.
İlk gün öğleden önce, Küresel Tehdit, Ulus Devlet ve Türkiye
konuşulacaktı. Sırasıyla Profesör Erkal, Çeçen ve Tuna tebliğlerini
sundular ve alkışlandılar. Öğleden sonrasının konusu ise Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Geçişti. Oturum başkanı Profesör Eren, program gereği ilk sözü Prof. Dr. llber Ortaylı'ya verdi. Sempozyuma katılanlar ve dinleyiciler, son yılların bu, çok moda ve hemen her taşın altından çıktığını gördüğümüz; Kırım'ın (efe kentinin Ortay köyünden, Avusturya doğumlu tarihçiyi dinlemeye hazırlandılar . . .
.. . Ve, film koptu! Bu ilginç zatın konuşmalarındaki biraz alaycı ve
dinleyicileri küçümseyen, aşın bilgiç tavırların yabancısı olmayanlar
fazla şaşırmadılar ama salonda birden buz gibi bir hava esti...
Neler söylüyordu ünlü (!) tarihçimiz: Kimdi bu Ziya Gökalp?
Falanca sosyoloğun kötü bir kopyası değil miydi? Onunla ilgili olarak buraya toplanıp konuşmaya değer miydi? Herkes hayretle birbirine baktı: Madem Ziya Gökalp, hakkında toplantılar düzenlemeye değer biri değildi, o halde neden gelmişti buraya kendisi? Yaptığı, yalnız Ziya Gökalp'in anısına, onu sevenlere,
dinleyicilere, salonda hazır bulunan yakınlarına ve hepsinden önemlisi Gazi Üniversitesi'nin rektör ve yöneticilerine düpedüz hakaret değil miydi? Böyle uluorta konuşmak bir bilim adamına yakışır mıydı?
Sevinç Karacan duyduklarını, kulaklarına inanamadan bir süre
sabır ve şaşkınlık içinde dinledi. Kalkıp Bay Ortaylı'yı susturmayı ve ona aynı kürsüden cevap vermeyi düşündü ama sinirden tittriyordu.
Bunu yapacak durumda olmadığını hissetti ve iyi ki annemi o yaşlı ve hasta halinde getirmemişim... diye düşündü; sert bir hareketle birden yerinden kalkıp salonu terk etti. Yetkililer arkasından koşturarak, yapılan konuşma nedeniyle
kendisinden özür dilediler... Bu sözlere kesinlikle katılmadıklarını
ve kendilerinin de çok üzgün olduklarını belirtip “Böyle bir şeyin
başımıza geleceğini bilseydik bu zatı elbette davet etmezdik!..” dediler, ama büyük bir sarsıntı geçiren Sevinç Karacan'ı salona dönmeye razı edemediler. Titreyen elleriyle biraz önce dedesinin anısına verilen plaketi bu yetkililere iade etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Ne suçu vardı Gazi Üniversitesi'nin?
İlk vasıtayla İstanbul’a döndü, oğluyla birlikte.
Sempozyum beklenmedik bir skandalla fiilen sona ermişti ama davetli profesörlerden bir bölümü organizatörlere ayıp olmasın diye 9 martta yapılan ikinci günkü çalışmalara da katıldılar. Profesör tarihçi Bay Ortaylı ise bir daha ortalıkta görünmedi.
Sayın Sevinç Karacan'dan dinlediklerimi, olayların tanığı olan
-ulaşabildiğim- profesörlerin hepsi doğruladılar. Bir farkla ki, Bay
Ortaylı’nın Gökalp hakkında kullandığı sözcükler aslında bu kitaba
alınamayacak nitelikteydi. Konuştuğum hocalardan biri, Gaziantep
Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı
Profesör Dr. Hikmet Yıldırım Celkan şunları söyledi bana:
Onu tanıyan bazı hocalar 'Aldırmayın! Bu adam hep böyledir.' dediler, ama çoğumuz büyük bir infıal içindeydik. Benim konuşma sıram ertesi gündü. Ona cevap vermek için (Sayın Celkan burada farklı bir söylem kullanıyor) 9 martı bekledim. Ama gelmedi. Sanırım, gelemedi. Kaybolmuştu ortalıktan. Kimse de
nerede olduğunu bilmiyordu. Oysa böyle toplantılardan sonu gelmeden
ayrılmamak bilimsel nezaket gereğidir. Biz nasıl o konuşurken hazır bulunmuşsak onun da kendisinden sonra konuşacakları dinlemesi gerekmez miydi?”

Ziya Gökalp'in torunu Sevinç Karacan ve sanayici eşi Şahin Bey'le, İstanbul Suadiye'deki evlerinde uzun söyleşilerimiz oldu. Dedesi öldüğünde annesi altı yaşındaydı. O nedenle, Ziya Gökalp'le ilgili olarak bildikleri, Seniha ve Hürriyet teyzelerinden dinledikleriyle sınırlıydı. Özellikle, hiç evlenmeyen ve yaşamı boyunca babasının kişiliği, kitapları ve benzeri çalışmaları konusunda sürekli kafa yoran Hürriyet Teyze'sinden duyduklarıyla: “Böyle bir insanın torunu olmak elbette gurur verici bir şey, ama size belli sorumluluklar da yüklüyor. Sürekli, 'Nasıl ona layık bir insan olabilirim?.. ' diye düşünüyorsunuz. Dedem, insanlara çok değer verir, başta kendi ailesi olmak üzere herkese sevgi ve anlayışla yaklaşırmış. Sinirlenip öfkelendiğini gören olmamış... Bunun yanı sıra, kendisini bütünüyle ülke sorunlarına verdiği için çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş. Başka babalar gibi akşam olunca evine gelmesini beklerlermiş, ama o gelmezmiş. Ömrü hep ailesinden uzaklarda geçmiş, diyebiliriz. Limni ve Malta'dan yazdığı yüzlerce mektupla çocuklarının baba eksikliğini duymalarını bir ölçüde önlemeye, onlara varlığını kanıtlamaya çalışmış olmalı. Anneannemin ömrü ise eşinin öldüğü veya padişaha karşı olduğu için öldürüldüğü haberinin her an gelebileceği korkusuyla geçmiş . . .
Bir de üzüntüsü var Sevinç Hanım'ın. Diyor ki: Evet, dedemin kendi kızlarıyla
yeterince ilgilenemediği, onların geleceğini düşünmeye fırsat bulamadığı doğru, ama 'Ben yalnız üç kızımın değil, bütün Türk çocuklarının babasıyım! . .' dediği de doğrudur. Peki, bugünün gençlerine, çocuklarına onu tanıtmak için ne
yapılıyor? Ziya Gökalp bir 'Alageyik' şiiriyle geçiştirilebilir mi? Eskiden hiç olmazsa TRT' de zaman zaman onunla ilgili programlar yapılırdı. Sonra bıçak gibi kesildi bunlar. TRT'ye kimliğimi belirterek bunun nedenini sordum. Bir süre sonra mektupla cevap geldi kendilerinden: 'Kim olurlarsa olsunlar, ölümlerinin üzerinden elli yıl geçtikten sonra artık hiçbir Türk büyüğü için anma yahut benzeri bir program yapılmazmış! Anılmasın, demiyorum, ama örneğin bir Mehmet Akif hiç aksatılmadan her yıl anılmıyor mu? Ve daha başkaları da. .
Mevlana'yı 800 yıl sonra bile anmadık mı? Andık da fena mı oldu? Toplum için
önemli işler yapmış ölümsüzleşmiş insanlar 'Aradan elli yıl geçti,
artık yeter.. .' denilerek unutulmaya nu terk edilmeli? . .

“Seniha, hatta Hürriyet Teyzem Birinci Dünya Savaşı'nın güçlük
ve kıtlık günlerini çok iyi hatırlayacak yaştaydılar. Onlardan dinlemiştim.
Dedem o tarihlerde ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki
Fırkasının en etkili isimlerinden. . . Bir akşamüstü 'parti' den gelen
bir adam piyasada bulunmayan bazı erzakla bembeyaz francalalar
getirir. Dedem müthiş sinirlenir ve adamı 'Bunları al ve kim
gönderdiyse ona götür. Halk yiyecek ekmek bulmazken boğazımdan
geçer mi? . . ' diyerek kapıdan kovar. Özellikle, hemen herkesin
kendi çıkarından başka bir şey düşünmediği günümüzde böyle yüce ruhlu bir insanın bilenlere anımsatılmasında, bilmeyenlere de öğretilmesinde ne salonca olabilir? Aradan elli yıl değil çok daha fazlası geçmiş olsa bile...

Söyleşimiz sırasında Sevinç Hanım'dan annesiyle ilgili bilgi istiyorum. Biliyorsunuz, doksan yaşında ve kimi sağlık sorunları olsa da iyi sayılır. En sevindirici olanı da zihni pırıl pırıl. Benim ve eşimin gözetimi altında çok yakınımızda oturuyor. Kendisini her gün muhakkak görür ve her ihtiyacını karşılarım. Yirmi dört saat yanında eğitimli bir yardımcısı var...

Biliyorum, babası tutuklanıp sonra da Malta'ya sürüldüğünde kundakta, dedeniz 'esaretten' kurtulduğunda ise üç yaşındaydı. Öldüğünde ise altı. Gene de onu görmek ve tanımak isterdim. Ziya Gökalp'ten bizlere kalan bir armağan kendileri...
-Ben de isterim bunu, ama korkarım mümkün olmayacak. Nedenine
gelince annem, aldığı terbiye gereği yeni biriyle tanışacağı zaman muhakkak hazırlık yapmalı. Ona göre giyinmeli, saçlarını yaptırmalı! Ama bugünkü durumu buna elverişli değil. Yürüme güçlüğü var bir de...
-Küçük ve masum bir hileyle çok geçmeden bana bu imkanı sağlıyor
Sevinç Hanım. Birlikte evine gidiyoruz. Babası Malta'da iken
ablalarını o benim babam... diyerek kızdıran -neredeyse- doksan yıl öncesinin kocaman, zeki gözlerle bakan Türkan’ı karşımda “Babasının sevgili küçük kızı şimdi tam bir hanımefendi.” Biraz, yaşlanmış, o kadar. Kızının ister istemez hazırladığı “Anne seni çok güvendiğim bir doktor dostumuz ziyaret edecek... hilesini (?) anlamaz göründüğü hemen belli oluyor. Kitabın durumunu sorunca
Çıktığında ilk size getireceğim... diyorum.” Babasının 1924 sonbaharında Büyükada'dan sedyeyle hastaneye götürülüşü sırasında neler hissettiğini anlatırken gözleri doluyor. Ne kadar büyük ve insanın adeta derinliklerine işleyen gözler bunlar... Durup dururken, Babam da çok sevdiği ve hiç dilinden düşürmediği Namık Kemal gibi kırk sekiz yaşında ölmüş . . . diyerek şaşırtıyor
bizi.
Ayrılırken Kabul ederseniz gene geleceğim . . . diyorum.
Gülümseyerek cevap veriyor: Bekleyeceğim. . .

Ziya Gökalp'i görmüş gibi, onunla konuşmuş gibi oluyorum.
Bu kitabı yazarken en büyük şansım Ziya Gökalp'in, hepsi de
önemli ülke hizmetlerinde bulunmuş seçkin yakınlarını tanımak
oldu. Tıpkı zarif torunu Sevinç Hanım gibi büyük bir içtenlikle
beni desteklediler. Bildiklerini ve ellerindeki belgeleri, resimleri
benimle paylaştılar, yararlanmama sundular.

En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım.

Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
üstlenmiş.

Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
(1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.

Ziya Gökalp'in, üstelik okul ağabeyim olan bir yakını daha var ki, Diyarbakır'daki müze evini ziyaret ettiğimde içim nasıl
da sızlamıştı: Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)! Şiirimizin,
dramatik yaşamı en verimli olabileceği çağda noktalanan romantik
ve talihsiz çocuğu. Ziya Gökalp'in annesi onun dedesinin
kardeşi, babası Sıtkı Tarancı'nın da halasıydı. Otuz Beş
Yaş şiirinin şairinden söz edilince ister istemez bir başka büyük
şair geliyor akıllara: Ziya Osman Saba (1910-1957). Cahit
Sıtkı Tarancı'nın Galatasaray'da en yakın arkadaşı. Ayın yıl
doğmuşlar ve Saba, arkadaşını öbür tarafta yalnızca bir yıl
bekletmiş. Oktay Akbal, Ziya Osman Saha'nın ardından Yaşadığımız
dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş,
onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka kimse düşünülemez diyordu.

Cahit Sıtkı Tarancı'ya dönersek. Dedesi Hacı Hüseyin Efendi,
Pirinççizade Hacı Salih Ağa’nın oğluydu. Babası Sıtkı Efendi Soyadı
Kanunu çıkınca Tarancı soyadını aldı. Orta Asya'daki bir
Türk boyunun adıydı Tarancı. Gelin, ülkemizin şu talihsiz günlerinde ondan dizelerin gölgesine sığınalım:

MEMLEKET İSTERİM
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla san olsun,
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne de sen ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin efsane hocalarından
Profesör Sadri Maksudi Arsal'ı (1880-1957) Atatürk bir gün Çankaya'ya
davetle, kütüphane odasında kabul eder. İsmet İnönü'yle birlikte
bir Anadolu haritası üzerine eğilmiş çalışmaktadır. Arsal'a
dönerek bu dağların bağ haline getirilmesiyle hem yeşilliğin sağlanacağını
hem de alınacak ürünle ekonomiye katkıda bulunulacağını,
üstelik iklim bakımından da iyi olacağını söyler.

ATATÜRK
Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
Atatürk n'eylesin memleketin yarasına
Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler.


Nerde İstiklal Harbi'nin o mutlu günleri,
Türlü düşmana karşı kazanılan zafer,
Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri,
Atatürk'üm ben ölecek adam değildim der.

Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür,
O'dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür,
Resimlerinde bile melül, mahzun görünür,
Atatürk'ün kabrinde rahat uyumak ister.
(1947)

Kısa bir şiir daha Yeter ki Gün Eksilmesin Penceremden diyen
Cahit Sıtkı Tarancı'dan. Aralık 1951 'de söylenmiş. Diyarbakırlı
ya, köklerini tartışanlara cevap verircesine Türk yüreklerimizden
söz ediyor:

ATATÜRK'Ü DÜŞÜNÜRKEN
Ne şairane mevsimdi sonbahar
Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı,
Kırılan dal, düşen yaprak, şaşkın uçan kuşlar.
Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı.

Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
Sonbahar bir tuhaf bir başka geliyor,
Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.