Tarih Bilimi 19. yüzyıl dünyası koşullarında Avrupa’da bir disip­lin haline gelirken Avrupa merkezci mütehakkim bir tarih tasarımı ortaya çıktı. İlkel kabilelerden modern topluma doğru bir gelişme varsayımına dayanan bu tarih tasarımı, aslında Batı’nım tarihsel tec­rübesinin insanlık tarihinin tümüne teşmil edilerek izah edilmesin­den başka bir şey değildi. İlkokullardaki tarih şeridinden bilimsel araştırmalara kadar hemen her alanda kabul gören bu anlayış. Batı kadar Batı dışı dünyanın da tarih ve zaman bilincini şekillendirdi. İnsanlığın çizgisel bir şekilde gelişme göstererek tekâmül ettiği ön kabulüne dayanan bu yaklaşımla toplumlar, gelişimini tamamla­mış üstün toplumlar ile zihniyet ve kültür bakımından geri kalmış toplumlar olarak iki kutba ayrıldı. Batılı insan, gelişme, ilerleme ve modernlik; ötekiler ise geri kalmışlık, durağanlık ve ilkellik kav­ramları ile tavsif edildi. Bu izah tarzı, doğal olarak, dünya halkları­nın büyük kısmını tarih dışına iterken Batılı beyaz insanı, tarihin merkezi konumuna yerleştirdi.Batı merkezli tarih düşüncesinin hemen bütün dünyada kabul görmesi ile ortada, yalnızca Batılı insanın tarihi kaldı. Çin, Hin­distan ve Güney Amerika medeniyetleri gibi İslam coğrafyası da kuvvetli bir ötekileştirmeye maruz kaldı ve tarih dışına itildi. Antikçağdan itibaren hukuk, sanat, bilim, estetik, edebiyat, şehircilik, siyaset, teknoloji gibi hemen her alanda belirleyici tek gücün. Ba­tı olduğu kabul edildi. Türkler ve Osmanhlar, tarih şeridine ancak KÛTÜ’L AMÂRE 1916 kenarından iliştirildi. Ana hatları coğrafi keşifler, Rönesans, Reform, Aydınlanma ve sanayi inkılâbı üzerinden belirlenen bu tarih tasarı­mında; Avrupa’nın şehir tarihi, bilim tarihi, kültür tarihi ve savaş tarihi merkeze alınırken, Osmanhlar yokmuş ve Avrupa, izole bir tarihsel varlık olarak gelişim göstermiş gibi hikâye edildi. Osman­hlar ve Türkler; bir taraftan despotik hükümdarlarca idare edilen, saldırgan, barbar, her türlü zihinsel melekeden yoksun, durağan ve tembel olarak betimlenirken; diğer taraftan bin bir gece masalları ile şehvet düşkünü egzotik bir dünyanın failleri olarak pazarlandı.Avrupalılar, Jack Goody’nin ifadesi ile “tarih hırsızlığı”na soyu­nurken, bizler de maalesef çalıntı malları kendi imkânlarımızla pi­yasaya süren aracılardan fazlası olmadık. Tarih disiplinini ve tarihsel değerleri bütünüyle Batılı tarihçilere, sosyologlara, antropologlara bıraktığımız gibi, özgün bir perspektifle basit ve yalın bir tarih an­latısı bile oluşturmakta zorlandık. Kendi tarihimizi, kültürümüzü, mimarîmizi, musikimizi, bilgimizi, insanımızı ve medeniyetimizi Batıklar gözüyle bakarak anlamaya çalıştık ve küçümsedik. Kısacası tarihimize sahip çıkmadık veya çıkamadık. Bu tarih kaybı, zamanla kronikleşerek bir bilinç kaybına dönüştü ve ayakta kalmak için sarıl­dığımız birkaç sembolik isim ve olaydan başka, tarihî birikimimizle bağımız koptu. Çalınan tarihimizde unuttuğumuz hadiselerden biri de Kutul Amâre zaferidir. Kûtul Amâre, I. Dünya Savaşı’nın zor koşullarında, Osmanlı Devleti’nin idari ve askerî merkezlerine oldukça uzak bir coğrafyada kazanılmış büyük bir zaferdir. Gücünün zirvesinde olan Britanya İmparatorluğunun ağır bir hezimete uğratıldığı, binlerce İngiliz as­kerinin esir alındığı bu zafer, dünyada büyük bir yankı bulmuştu. Türk ordusunun Çanakkale muharebelerinden sonra elde ettiği bu tarihî başarı, ne yazık ki Türkiye’de gereken ilgiyi görmemiş; okul müfredatlarında yer almadığı gibi, araştırmacıların da ilgisini çek­memiştir.