Seni diğerlerinden farksız yapmaya, bütün gücüyle gece gündüz, çalışan bir dünya da, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı artık hiç bitmez!
~E.E.Cummings
Size bir hafta ömrünüzün kaldığını söyleselerdi ne yapardınız? Ne hissedersiniz?
Bugün bir kitap okudum. Veronika ölmek istiyor. Kitapta 24 yasında bir genç kız hayatta istediği hemen hemen her şeye kavuştuktan sonra, varlığının hiç bir anlama gelmediği sonucuna varıyor; çünkü hayatında her şeyin her günün aynı olduğunu düşünüyor. Böylece ölmeye karar veriyor. Başarısız bir intihar girişiminden sonra bir akıl hastanesinde gözlerini açıyor. Aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin geri döndürülemez şekilde zedelendiğini ve bir haftalık ömrü kaldığını öğreniyor. Hayat Veronika için işte o nokta da başlıyor.
Sırf başkalarına hoş görünmek için keyifli bir durumdan vazgeçmedikleri, içinden geldiği gibi davranabildikleri akıl hastanesinde Veronika hayatını neden anlamsız bulduğunu keşfetmeye başlıyor.
Veronika hiçbir zaman kendisi olamamıştı. Piyanist olmak istemiş anne ve babası tarafından garanti iş imkanı olan bir bölüm okuması gerektiğine inandırılmıştı. Başkalarına kızdığı zaman belli etmezdi. Çünkü belli bir tepki göstermek, düşmanla savaşmak, kin ve öç gibi beklenmedik sonuçlara varacak durumlarla karşılaşması gerektirecekti. Bastırılmış duygular ve isteklerle dolu hayatı giderek kendine yabancılaşmasına neden olmuş sonunda kendisi olamamanın suçluluğunu yaşamasına neden olmuştu. Varoluş suçluluğu denilen bu duygu anlamlı bir yaşamı gerçekleştirememiş olmaktan kaynaklanmaktaydı. Tüm bunlara özgürce düşünüp davranmasına izin verilen bu akıl hastanesinde farkına varmıştı. Başkasını suçlamanın bir anlamı yoktu. Olayları bu duruma getirenin kendi seçimleri olduğunun farkındaydı. Şöyle düşünmüştü, ” Şu anda seçeneğim olsaydı, her günümün aynı olmasının nedeninin kendim olduğunu daha önceden anlamış olsaydım, belki…”
Belki demişti Veronika. Ama ben kesin bir şekilde söyleyebilirim ki Veronika hayatı anlamlı kılmasının yolunun kendi olmaktan geçtiğinin bilincine önceden ulaşmış olsaydı bırak intihar etmeyi intihar fikri aklına bile gelmeyecekti. Ama Veronika için artık her şey çok geçti. Ölüyordu. En azından kalan bir haftasında başkalarının biçimlendirdiği Veronika değil de, içindeki gerçek Veronika olacaktı. Artık duygularını gizlememeye, içinden geldiği gibi davranmaya başladı. Hatta bu bir hafta da hayatının amacını bile bulduğuna inandı. Kendi olarak yaşadığı bir hafta başkalarının isteği doğrultusunda yaşadığı 24 yıldan daha anlamlıydı.
Hepimiz Veronika gibi değil miyiz? Kendi istek ve arzularımız bastırıp toplumun normal olarak nitelendirdiği ölçütlere göre yaşamıyor muyuz? Öğretmenin istediği çocuk, annenin istediği, babanın istediği… Kaçımız kendi hayatında kendisi olarak hayatını sürdürüyor. Çoğumuzun bu benim düşüncem diyebileceği bir fikri bile yok. Bu benim kararım bu benim inancım dediğimiz çoğu şeyi toplumun belirlediği bir norma göre belirlemişiz. Biz sadece zamanı gelince teker teker o belirlenmiş kalıplara kendimizi sokuyoruz. O kalıplara girebilmek için kendimizden bir çok şeyi dışarıda bırakıyoruz. Sonuç. O kalıpların içindeki biz, biz değiliz. Kendi hayatımızı yaşayamamanın verdiği derin acı çeşitli fiziksel ve ruhsal bozukluklar olarak bize geri dönüyor. Kendimiz olma cesaretini gösterememenin bedelini ağır ödüyoruz.
Doğan Cüceloğlu Gerçek Özgürlük kitabında tam da bu konu ile alakalı olarak şunları söylemişti. “Siz kendiniz, kendi hayatınızda kendiniz olarak var olamazsanız, kendiniz de dahil olmak üzere hayatınızda hiç kimseyle gerçek bir ilişki içine giremezsiniz.”
Şimdi size soruyorum. Ne zaman toplumun alışılmış kalıplarının dışına çıkıp kendi potansiyelimizin ufuklarına doğru yelken açacağız?