Selim İleri, bir eseri ilk okuduğu zamandan bahsederken okumaya başladığında pencere kenarında olduğunu ve dışarıda kar yağdığını söyler hep.Ben öyle söyleyemeyeceğim ki dışarıda güzel bir hava var.Ancak virüs salgını nedeniyle evdeyim, aynı bir idam mahkumunun son günlerini dört duvar arasında geçirdiği gibi.Bu eseri de hep okumak istemiş ama kısa olduğu için her zaman okuyabilirim düşüncesiyle erteliyordum.Aslında ben erteleniyormuşum, kader erteletiyormuş.İronik bir başka şey ise yolculuk sırasında okurum diye cep boy almıştım...
Toplumumuzda zaman zaman gündeme gelir idam cezası.Halk olarak gelmesi gerektiğini düşünür, suçlu gördüğümüzün infazının bir an önce yapılmasını isteriz.Sağolsunlar siyasiler de bu özelliğimizi kaşırlar.O an kimse bunun geri döndürülemez bir eylem olduğunun farkında değildir.Ya yanlış bir karar verildiyse...
Eser gerçekten suçlu bir idam mahkumunun cezasının kesinleşmesi için gereken altı haftalık süreçten bahsetse de özellikle son güne odaklanıyor.Bana çok sarsıcı gelmedi açıkcası.Öyle anlarda insanın aklını yitirmiş olabileceğini düşünürüm hep.Mesela uçağın düşmeye başladığı anda insanlar ne hisseder? Bazı araştırmalarda düşen hava basıncıyla insanların bayılmış oldukları ortaya çıkmış.Bayılmasalar da sanırım kendilerinde olmazlar.
Bu eserin insanlara idam mahkumu üzerinden verdiği en önemli mesaj bu bence ki sahip olduğumuz çoğu şeyin değerini anlayamıyoruz: “Bu hayatta beni üzebilecek ne kaldı ki? ... horlanmak.Gardiyanlar ve diğer mahkumlarca aşağılanmak, SOHBET EDEBİLECEĞİM, ANLATTIKLARINI DİNLEYEBİLECEĞİM BİR İNSAN GÖREMEMEK...İşte celladın elimden alabileceği yegane servetim bu.”
Umarım tüm işi yaşlıların üzerine atmaya çalıştırdığımız,dışarı çıkıyorlar diye horladığımız şu günlerde onları anlamaya çalışırız ve yine umarım celladımız bu virüs olmaz...