Size Zekai Özger'den bahsetmek isterim. Çoğumuzun en sevdiği bir şair vardır ve Zekai de benim enim sayılır. Bu kadar içli yazan bir şairin çok fazla bilinmemesi de yakınılacak bir husustur. Ölüm annesini almış bir çocuktur kendisi. Fâni dünyada en sevdiğimiz varlık annenin boşluğu onu şiirlerinde sürekli soyut bir anneyle konuşmaya mahkum etmiştir. Hayatının en büyük gerçeği toprak altında yatanlar olduğundan şiirlerinde ölümün hazzını ve hüznünü görürsünüz. Evet, ölümü bazen coşkuyla öyle bir anlatıyor ki ölmek arzuya dönüşebiliyor okuyucuda. Fakirlik şairin akan damarlarında kendini öyle bir hissettirmiş ki yaşadığı dönem şartlarıyla birlikte toplumsal bir anlayışla işçilerin zorluklarını, kuru bir ekmek için mücadelelerini anlatırken insanları suçladığı kadar Tanrıyı da suçlamış ve sürekli Tanrı ile bir hesaplaşma içerisine girmiştir. Varoluş kaygısını da bu sebeple şiirlerde tadabiliriz. Aşk, hayatın umududur. Aşkı da kendisinin umudu ama yine de fakirin ulaşamadığı bir varlık olarak göstermiştir. Şiirlerinde bazen dünyayı sorgular bazen dalıp dalıp gider sevgili ve anne hasretiyle yanarız. Muhakkak Tanrı rolünü de sorgularız. Tanrının o büyük gücü karşısında acziyetimizi hissederiz.