Millet olarak arabeske, melankoliye alışkın hatta hayata hüzünlü bakmaya çok meraklı olduğumuzu düşünürüm.Türkülerimizde, halk hikayelerimizde ve hatta oyun havalarımızda dahi acı yaşanmışlıkların hüznü görülür.Bunun sebebini hep atalarımızda görmüşümdür.Atalarımızın geçmişte yaşadığı savaşlar, afetler, kıtlıklar artık genetiğimize işlemiş ve bizim bu hüzne merakımız atalarımızdan miras kalmıştır.En azından ben öyle olduğunu zannediyorum.
Jack London Adem’den Önce’ye başlarken kahramanımızın ilkel kişiliğini açıklarken bir örnek veriyor: hemen herkesin düşme rüyası görmesi. Bunu ağaçlarda yaşayan ilk insansıların ağaçtan düşme korkusu duymasıyla ve bunun genetiğimize işlemesiyle açıklıyor.Tabii olaya evrimsel açıdan bakıyor.
Kahramanımızın ilkel kişiliği hiç unutmadığı ilk zamanlarını rüyada gösteriyor modern kişiliğine.Böylece biz de ilk insansıların yaşamına göz atma fırsatı buluyoruz.Burada London roman sınırlarından çıkmadan evrime bakışını yansıtıyor.
Genellikle olaya din boyutundan baktığımız için evrim teorisine düşman yetişiyoruz. Maymundan geldiğimiz gibi bir kalıplaşmış ifadeyle inkar ediyoruz evrimi. Aslında evrim maymundan geldiğimizi söylemez.Maymunla insan bir atadan gelişmiş iki farklı yaratıktır aslında.Açıklaması bu yöndedir. Son zamanlarda din alimleri de evrime eskisi gibi soğuk bakmazlar aslında. Neyse, niyetim evrimi yüceltmek değil. Bilimsel gelişmelerin ülke olarak takipçisi olmalıyız. Kesin hükümlerden uzak durmalıyız.Bilimin temeli şüphe duymak ve araştırmaktır. Umarım bir gün ülkemiz de bilim üreten ülkelerden olur..