·280 syf.····Okunma: 10 Nisan 2020 21:22 José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı’nın ana kahramanı Zezé’nin ergenlik ve gençlik dönemini anlattığı devam niteliğindeki kitabını okumadan önce Şeker Portakalı tadını alamamak en büyük endişemdi. En yakın kitap dostlarımdan biri olan Zezé büyürse eski masumiyetini kaybedecek ve ergenlik dönemi nedeniyle sinirli bir genç olacak, değişecek diye çok korkmuştum. Neyseki Zezé hep aynı Zezé... Yazar akıcı üslubundan bu kitapta da ödün vermemiş olup yalnızca Şeker Portakalı’na sürekli atıflar olduğu için ilk kitabı okumadan bu kitabı okumak okura gerçek anlamda tat vermeyecektir diye düşünüyorum. İnsanın çocukluğunu çok iyi bildiği birinin ergenlik dönemini okurken eskiyle karşılaştırması ve ondaki değişimleri fark etmesi daha bir lezzetli hale getiriyor okumayı.
Zengin bir aileye daha iyi eğitim görmek ve ilerde gerçek ailesine geri dönmek üzere evlatlık verilen Zezé’nin bu yolda yine hayali kahramanları ve gerçek hayattaki öğretmeni en iyi dostları olmuştur. Yüreğinde taşıdığı kurbağası Adam, onu izleyince hayalindeki baba modeli olduğunu anladığı Fransız şarkıcı Maurice Chevalier ve okuldaki öğretmeni Peder Paul Louis Fayolle (Peder Feliciano) ... Onu olduğu gibi kabul eden, yargılamayan ve en önemlisi onu insan yerine koyup dinleyen varlıklar yalnız onlardır. Zezé’nin Adam ve Maurice Chevalier’i hayal edip onlarla sohbet etmesinin tek sebebi duyduğu özlem ve yalnızlıktır. Hayatında gerçek bir arkadaşa ve istediği gibi bir babaya sahip olamayan karakterin bu ihtiyacını onları hayal ederek doldurması yine çocuk masumiyetinin en güzel örneğidir.
Kitabı okurken içim o kadar sızladı ki bir çocuğun duygularını anlamak ve ona şefkat göstermek o kadar basitken, insanların sanki hiç çocuk olmadan anne karnından büyük biri gibi doğmuşcasına ondan olgun bir kişi davranışı beklemesi, aşağılaması, eleştirmesi beni çok üzdü. Bilimsel araştırmalara göre görmezden gelinmek fiziksel şiddetle eşdeğermiş. Bu eserde Şeker Portakalı’ndaki gibi onu döven kişiler yoktu ama ne yazık ki aynı acıyı hissetmesine sebep olacak şekilde görmezden gelen çoktu. Evlat edinen kişiler; basmakalıp yaşayan,çocuğun görüşü yerine kendi emirlerini uygulamaya sokan, en basitinden çalacağı müzik aletine kadar karar verme yetkisine sahip olan, onu ve duygularını görmezden gelen ve bir çocuğu kahraman hayal edip onunla sohbet edecek kadar yalnızlığa iten bir aile.Şunu düşündüm sanki Zezé gerçek ailesinin yanında daha mı mutluydu en azından fakirlik temasının arkasına sığınıp tüm yaşananları sineye çekebiliyordu ama şimdi her istediği elinin altında olan çocuk hâlâ bir şeylerin eksikliğini hissediyor.Demek ki maddeler insanı bir yere kadar mutlu eder ama iyi bir his ölene kadar mutlu olmak için kâfidir. Sevgi... Sevilmek, değer görmek kadar yüce bir duygu var mıdır? Bu duygunun bedelini hangi miktar karşılayabilir? Kaç araba eder, kaç ev? Ama bir insan, güzel bir kalp yeter onu karşılamak için.
Zezé'nin büyüdükçe yalnızlık, sevgi ihtiyaçlarının yanısıra aşk ve tabiki onun ızdırabıyla da tanışmasına şahit oluyoruz. Cemal Süreya ne güzel diyor; “Çocuk olsam yeniden, bir tek düştüğüm için acısa içim ve kalbim çok koştuğum zaman çarpsa sadece.” Kahramanımız yeni acılarla, üzüntülerle karşılaştıkça böyle düşünecek ama Edip Cansever’in de dediği gibi “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Onun içindeki o masum çocuk büyüse de evlense de yaşlansa da her daim kalacak çünkü araya yıllar, yollar ,eller girse de aynı kalbi taşıyor olacak.
Şunu farkettim yada öyle hissettim diyelim Pál Sokağı Çocukları’ndaki Nemecsek, Sol Ayağım’daki Christy, Uçurtma Avcısı’ndaki Hasan, Çizgili Pijamalı Çocuk’taki Schmuel, Küçük Prens ve Zezé sanki farklı maceralarda ve dramatik hayatlarda kendine yer bulmuş aynı karakterin yansımalarıydı. Masumiyetleri ve acıları beni o kadar yaraladı ki sihirli bir değneğim olsaydı da hepsini evlat edinsem ve mutlu bir hayat yaşamalarına vesile olsam ve tek ihtiyaçları olan şey, sevgi’yi hepsine dağıtabilseydim keşke dedim.Yazarlar çok acımasız yazıp bir kenara çekiliyorlar, acaba okurlar bu yazdıklarımı okurken nasıl bir ruh haline girer diye hiç düşünmüyorlar.Belki de sizin okumaya dayanamadıklarınızı ben yaşamakla mesguldüm,biraz da siz mahvolun diyorlar yani yine acımasızlar...
Şımaracak kimsesi olmayınca hayat insanı kocaman adam yaparmış.Yemin edebilirim ama kanıtlayamam; güzel bir ruha sahip insan kocaman adam olsa da hala çocuktur. İçinde öldüremediği onu içten içe kemiren ama saklamaya çalıştığı bir çocukluk muhakkak vardır ve canım Zezé sen ne yaşarsan yaşa tüm okurların en yakın dostu, sırdaşı olacaksın ve güzel yüreğin bu çivisi çıkmış dünyada hepimize iyi bir rehber olacak.