·456 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Nisan 2020 10:22 Henüz 15 yaşlarımda tanıştığım ve Beyaz Diş romanıyla beni kendine hayran bırakan bir yazarın başyapıtından bahis açalım bu seferimizde. Evet seferimizde dedim zira bu yazı bir gemicinin hayat hikayesine odaklanmakta. Martin Eden…
Martin Eden, hayatı gemilerde çalışarak geçmiş, kaba saba, fakir, sefil ama bunlardan kasrı nazar; alabildiğine karakterli, dürüst, gururlu bir adam. Hayatının değişeceği gün olduğunu bilmeden, bir kavgada hayatını kurtardığı adamın evine yaptığı davete icabet eder Martin. Odaya girip zengin eşyalarını görünce utana sıkıla oturur. Zaten adamın da amacı böylesine okumamış-yahut okuyamamış-, fakir bir adamı evine çağırıp dalga geçmek, hakir görmektir. Ancak kaderin cilvesine bakınız ki, kardeşi Ruth’un bu sefil adama gönlünü kaptırmasına da sebep olmuştur.
Ruth, zenginliğin züppeleşmiş hali bir kızdır. Alabildiğine dar görüşlü bir ailede doğmak suçu değilse de bu fikirlerin çıkıntılarından kendini yontamamış olması kendi suçudur nihayetinde. Hayatı hep kendi çevresindekiler gibi fakirleri hakir gören insanların gözünden görmeye alışmıştır Ruth, aşık olduğu adama kültür takviyesi yaptırmak ister, kelimenin tam anlamıyla. Ne de olsa böylesine cahil(!) ve bilgisiz bir adamla aynı seviyede değildir… Tabi bir romanın sonunda tam da bu duruma kendisi düşer lakin kitabı tamamıyle anlatacak değilim, affınıza mahcuben.
Martin’de kafaya koyar okumayı. Ama öyle yüzeysel okuma hevesi değil. Gerçek bir kültür tahayyülü ve beyin fırtınası yapar her birinde. Gittikçe kendini geliştirir bu zeki adam. Ancak ne var ki bir türlü ne Ruth’un kendini beğenmiş ailesine ne de Ruth’a yaranamaz. Ailesi hiç istemez, fakir ve cahil bir adamla ne işi olacaktır üniversite okumuş Ruth ile ?
Ruth ise sevmesine rağmen paraya pula, ailesi ve züppe kabilesiyle eş değer olmasına kafayı takmıştır Martin’in. Yazdıklarından beş para kazanamayan nişanlısının yanında olmaktansa onu durmadan sevmediği işleri yapmaya zorlar. Hani Martin de onu sevmese çekilecek bir aşk değildir. Zaten yıllar sonra Martin’i gerçekten anlayan ve onun gibi yıldızı parlamamış yazar arkadaşının da dediği üzere tam bir ‘gençlik aşkı’ dır Martin için. Üzerinde çok düşünmeye fırsat olmadan vurulmuştur nişanlısına, ömrü boyunca başka hiç kimseyi sevemeyecek kadar… Yanlış seçimlerin giyotinden gölgesine kısılıp kalmıştır ama ne çare..
Bundan sonrasını romana havale ediyorum. Zaten su gibi akıp gidiyor. Okumak size kalmış. Ben her zamanki üslubumla gene bir kitaptan çıkarılacak dersler bölümüne geçeceğim izninizle.
Bir kere roman sınıf ayrımını çok detaylıca gözler önüne seriyor. Sadece sözde cahil- kültürlü ayrımı değil, kapitalizmin ve daha öncesinde feodalizmin de sayesinde Avrupa’yı saran fakir-zengin ayrımını da ilmek ilmek işliyor Jack London. Oysa bu ayrımların sadece zihnimize ördüğümüz örümcek ağları olduğunu anlamamız uzun sürmez, eğer resmin dışından bakarsak. Zira her birimiz kendi dünyasında eşittir. Bir gün fakir olan zengin olur, zengin olan fakir.. Kimin ne değerde olacağını paranın belirlemesi ne büyük ahmaklıktır…İnsanların değerlerini parayla pulla ölçen ahmaklara acıyınız, zira tüm hayat felsefeleri herkesin ellediği kadar pis bir kağıt parçasına takılı kalmıştır. Ne yazık..
Martin’in en önemli özelliği, asla vazgeçmemesi ve kendi hayallerinin bir gün mutlaka vuku bulacağına olan sarsılmaz inancıdır. Hiç kimse ona güvenmezken o, eninde sonunda layık olduğu noktaya ulaşacağını bilmektedir. Ve hiç kimseye kulak asmaz cesur kahramanımız. En sonunda dediğini yapar da.. Zaten aksi olduğu varit olmamıştır neredeyse hiç.. Devrik cümlelerimin çekiciliğinden sizi kurtarıyor ve devam ediyorum korkmayın.
Çok sevdiğim bir mütefekkir yazarın şu sözleri beni hep etkilemiştir : ” ..dar düşünceler, dar görüşler… ” Sayın okurum, bu sözlerin içinde ihtiva ettiği anlam zenginliği öylesine yabana atılır şey değildir. Zira dar düşünce ve dar görüşleri farketmek, kuşatıcı bir fikir altyapısına gereksinim duyar. Olaylara ve insanlara bu açıyla bakan insanları tespit etmek dahi kolay iş değildir hani. Öyle ya, 20 derecelik açıyı kapsayan bir görüş açınız olmadan hangi açının ne denli dar olduğunu değil tespit hayal bile edemezsiniz.
İşte Martin Eden da bu cetveli alır eline, heyhulalara daldığı harf ve kelimeler denizinden her çıktığında biraz daha insanların ne kadar sefil bir bakış açısına sahip olduğunu derk eder. İnsanlardaki sığ bakış açısına anlam veremez olur. Ruth’la gün yüzüne çıkıveren bu darlık aslında kitabın bir çok karakterine de bulaşmıştır.
Martin Eden karakterinin en kuvvetli yönlerinden biri de tutkusunun ne olduğunu iyi tespit edip de ondan yüz çevirmemesidir. Kahramanımızın tutkusu, nişanlısının ekseninden okuyup yazmaya evrilmiştir. Yazarak var olur adeta Martin, yazmak onun için yemek yemeyi unutturan bir amaç olmuştur artık.
Zaten en büyük başarılar da böyle gelmez mi sevgili okurum ? İnsan kendini, yemeyi içmeyi, gezip tozmayı unutup da bir şeye kendini adayınca gelmez mi başarı ? Fedakarlıkları kayda değer kılan yegane sentez olan başarı, böyle çalmaz mı insanın kapısını ? En azından penceresine minik bir taş fırlatıp da dikilmez mi karşısına ? Maksadına ulaşmanın en değişmez, tebdil olunmaz yolu değil midir, tutkuyla yapmak… Aşk derecesinde sarılmak işine yahut görevine..
Peki sevgili okur, size göre böye tutkular insanın kafasına gökten mi düşer ? Öylesine mi oluverir , kör bir tesadüf eseri mi anlar insan tutkusunu ? Ya da Martin gibi uğraşarak, keşfederek, hissesini genişletip daha derine dalarak mı ? Gelin bakalım Jack London bize ne ders verebilir bu noktada :
” Kalemi elime ilk aldığımda kendimin bile doğru dürüst anlayıp değerlendiremediğim birkaç önemsiz tecrübem dışında yazacak bir şeyim yoktu. Doğru dürüst fikrim yoktu. Gerçekten öyle. Düşünebileceğim kelimelerim bile yoktu. Deneyimlerimse anlam kazanmamış bir sürü görüntüden ibaretti. Bilgilendikçe, kelime haznemi geliştirdikçe, o deneyimlerimde görüntüleri aşan şeyler olduğunu gördüm. ”
İnsanın tutkusunu bulması da tutkusunun peşinden koşması kadar meşakkatli bir iş. Lakin şu köhne dünyada hangi güzel şeyin zorlukların dar koridorundan çıkmadığını söyleyebilirsiniz ki ?
Fakat Martin’in en temel hatası insanların kabul edilmesi oldukça güç olan yontulmamış huylarını sineye çekememesidir. Bu esaslı hatayı biz de çoğu kez yapsak da Martin kadar sarsıcı yaşamayız bu pervane böceği gibi yanıp sönen fikir kalıntılarını. Haliyle Martin’in yaşadığı hayal kırıklığını anlamak son derece güçtür. Zenginliği yakalayan birine verilen değer hiç bir zaman o insana değildir. Onun nezdinde, taptıkları parayadır. Bunu bilen Martin de alabildiğine soyutlanır insanlardan. Artık demir almak günü gelmiştir o limandan…
Kitabın nasıl bittiğini okumanız için size bırakıyorum. Jack London’ın eşsiz hayal dünyasının başyapıtı olan bu eser, size pek çok şey katacaktır. Tabi herşeyi bildiğine inanan talihsizlerden iseniz o başka. Öyle ya, ancak hiçbir şey bilmeyen biri ancak her şeyi bildiğini iddia edecek ahmaklık düzeyinde takılı kalmıştır.